Aile nedir – Türkler’de Aile Düzeni

Aile nedir – Türkler’de Aile Düzeni

AİLE, ana-baba, çocuklardan kurulmuş topluluğa denir. İnsan toplumunun temelini aile meydana getirir. Aileyi kuran iki temel öğe, erkekle kadındır. Ailede bunların sözü geçer.

Ailenin temeli olan ana-babanın çocuklar üzerindeki hakları çok eski devirlerden beri tanınmıştır. Gerek kanun yapıcılar, gerek din kurallarını koyanlar, aile konusunu çağların, toplumların ihtiyacına göre, değişik biçimlerde ele alarak işlemişlerdir. Bu bakımdan, ailenin tarih boyunca geçirmiş olduğu değişiklikler, gelişmeler incelenirse, türlü aile tipleri ortaya çıkar. Belli başlı aile türleri şunlardır:

• 1— Grup halinde evlenmeye dayanan aile: Bu çeşit aileye bugün bile bazı ülkelerde rastlanmaktadır; Avustralya yerlilerini buna örnek verebiliriz. Bu tür ailede, sop (klan) içerisinde evlenme yasaktır. Buna karşılık, boy içerisinde evlenme zorunluluğu vardır.

banın sözü geçerdi. Dedelerden gelen kültürü sürdürmek amacıyla, bu hak sonradan en büyük oğula verildi. Bu arada, ananın sözü-geçerliği de ailenin öbür bireylerinden daha çoktu. Kadınlara verilen bu hak yasalarca da tanınmıştı. Oğul, babanın dinî görevlerinin, hak ve yetkilerinin mirasçısıydı. Ancak, gerçek miras, bunun önüne geçen bir hüküm konmamışsa, doğrudan doğruya büyük kız evlâda kalırdı. Hakların bu biçim dağılışı, ana-babayı da, çocukları da birbirine sımsıkı bağlardı.

Sümerliler’le Babilliler’de, bir tek erkeğin bir kadınla evlenmesi temeline dayanan bir aile düzeni vardı. Baba, ailenin bütün bireyleri üzerinde geniş bir hak sahibiydi. Aile bireylerini borç için tutsak yapmaya bile yetkiliydi. Ailenin bütün bireyleri baba için çalışırdı. Oğullar, evlenseler bile, baba ölene kadar baba-evinde oturmak zorundaydılar.

Asurlular’da ise, kadının boşanmasına karşı herhangi bir sınırlama yoktu. Büyük kardeş ölünce, küçük kardeş dul kalan yengesiyle evlenmek zorundaydı. Bu gelenek, bir kanun hükmü gibi uygulanırdı. Bu usul Eti-ler’de de vardı. Buna ek olarak, Eti yasaları, bir erkeğin ikinci bir kadın almasına müsaade ederdi. Yalnız, ikinci bir karı alan bir erkek, başka bir memlekette oturmak zorundaydı.

İbrani yasaları ise, erkeğe ailesi, ya da akrabaları arasında evlenmeyi salık verirdi. Bu gelenek, bir süre sonra Yahudiler’e geçtiyse de, kesinliğini yitirdi. Bununla birilkte, bir genç, anasından babasından kendisine kaH* mirasa konabilmek için, boyu içinde evlenmek zorundaydı. Ailede babanın sözü-geçerliği büyüktü. Astığı astık, kestiği kestikti. İbrahim’in (ya da Yefta’nın) evlâtlarını kurban ettiği üzerindeki efsaneler de bunu göstermektedir.
Eski Yunanistan’da ise, aile dinî temeller üzerine kurulmuştu. Aile bireylerini birbirine bağlayan bağların tümü dine dayanırdı. Eski Yunan ailesi, ailenin içine evlenme yoluyla giren kadınlardan başka evlâtları, hattâ köleleri bile kapsardı. “Genos” adı verilen bu aile toplulukları, toplumun ilk şekli sayılır. Sade, dar anlamdaki aileye ise, “Olkos” derlerdi. Bu, aynı ev içinde oturanlara verilen addı. Eski Yunanistan’da afle bağları bugünkünden daha gevşekti. Erkek evlâtlar, kız evlâtlardan daha değerli sayılırlardı. Erkek çocuk, biraz yetişene kadar kadınların bakımına bırakılır, büyüyünce de çoğunlukla bağımsız bir hayat sürmeye başlardı.

Roma ve Bizans’ta ise, ailedeki hemen bütün yetki babada toplanmıştı. Baba karısını, evlâtlarını, oğlundan olma torunlarını hükmü altına alırdı. Hattâ, kızlardan doğan torunlar bile onun hükmü altında sayılırdı. Zamanla baba tarafından gelen hısımlarla, ailenin erkekkolu yönünden ortak bir atadan gelen yabancılar da, aileden sayılmaya başlandılar.

Bizans yasaları, Roma yasalarındaki aile anlamını baştan aşağıya değiştirdi. Justinia-nus’un koyduğu yasalar, kadını erkeğe eşit tutuyor, kadına da kocasının mirasına katılma hakkını tanıyordu.

Türkler’de Aile Düzeni

Türkler, boy hayatı dönemini geçirip de, devletler kurma dönemine girdikleri zaman, aile düzenleri “babaocağı” türündendi. O çağda, Türkler daha İslâm uygarlığının etkisine girmeişlerdi. Bu aile türüne Doğu Türkleri “türkün”, Batı Türkleri ise “boz-ocak”,ya da “babaocağı” adını verirlerdi.
Eski Türkler’de karı ile kocanın hakları eşitti. Bu, erkeğin yalnız bir kadınla evlenmesinden de anlaşılabilir. Büyük istilâ dönemlerinde, erkeklerin birden çok sayıda kadınla evlendikleri olmuşsa da, ancak ilk karısı onun hayat arkadaşı, aile ocağının da resmi sahibi sayılırdı, öteki kadınlara ise, “kuma” adı verilirdi. Sonradan, bunlara “ortak” dendiği de görülmüştür. Kuma, ilk hanımın buyruğu altında bulunan “odalık” anlamına gelirdi.

Kumaların aile içinde pek sözü geçmezdi. Kumalardan olma çocuklar da, resmî üvey analarına “anne”, öz analarına ise “teyze” derlerdi

Çocuklar evlerıince, “babaocağı”ndan ayrılırlardı. Bir delikanlı, ev-bark sahibi olacak çağa gelince, bir yiğitlik gösterir, sonra da İl Kurulu’ndan bir ad alırdı. Böylece baba vasiliğinden kurtulmuş sayılır, ancak bundan sonra evlenebilirdi. Erkek karısını babasının evine getiremediği gibi, kendisi de karısının baba-evine gidemezdi. Kızların çeyizine “Yumuş” denirdi. Evlenen bir kız, yumuşunu kocasının babasından aldığı mala katardı. Böylece, karı-koca bağımsız bir aile kurmuş olurlardı.

Türkler, Müslüman olduktan sonra, hem dinin, hem de Arap ve Fars uygarlıklarının büyük etkisi altında kaldılar. Çok kadınla evlenme geleneği aldı, yürüdü. Zenginlerin evlerinde haremler kuruldu. Böylece, kadın da, eski günlerdeki eşitliğini, onurunu yavaş yavaş kaybetti.

Bu durum Cumhuriyet’în ilânına kadar sürdü. 1926’da yürürlüğe giren Türk Medenî Kanunu, birden çok kadınla evlenmeyi yasak etti.

Advertisement

Yorum yazın