Elektrolitler

Elektrolitler
Artı ya da eksi elektrik yüklü parçacıklar halinde bulunan elektrolitler vücudun genel dengesinin korunmasında çok önemli bir rol oynarlar.

Artı ya da eksi elektrik taşıyabilen kimyasal elementler olan elektrolitler iyon adıyla anılır. Belirli bir sıvı içinde çözüldükten sonra yük taşıyan bir iyon haline gelen bu maddeler insan vücudunda hem kan ve lenf gibi dolaşan sıvılarda, hem de hücrelerin içinde bulunurlar. Kan içindeki elektrolitler kan pH’ının yani asitlik derecesinin korunmasını ve ozmotik basıncın (iki ortam arasında, örneğin kan ile hücreler arasındaki madde alışverişini sağlayan emici basınç) oluşmasını sağlarlar. Hücre içinde ise taşıdıkları yük sayesinde hücre zarının içi ve dışı arasında potansiyel farkının ortaya çıkmasına neden olurlar. Bu potansiyel farkı, yani hücre içi ortam ile hücre dışı ortam arasında elektriksel yükün farklı olması, hem bazı hücresel işlevler için, hem de sinirsel iletinin sağlanması için gereklidir. Hücre içinde ve dışında belirli bir miktar bulunma zorunluluğunun yanı sıra vücut işlevlerinin normal bir biçimde sürmesi için elektrolitler arasındaki alışverişin de belirli bir denge içinde devam etmesi zorunludur; ufak değişiklikler bile organizmanın ağır hasar görmesine neden olabilir.
Sodyum
Sodyum (Na) hücre dışında bulunan esas elektrolittir. Hücre dışı sıvıların ozmotik basıncının oluşmasında çok önemli rol oynar; asit-baz dengesinin sağlanmasında bikarbonat tamponlama sistemine etki eder ve sinirsel uyarı ya da kas kasılması gibi elektriksel olaylarda önemli görevler üstlenir. Hücre dışı sıvıların normal sodyum yoğunluğu 140 miliekivalan/litre (mEq/lt) iken hücre içindeki yoğunluğu ancak 10 miliekivalan/litredir.

Hücre içindeki ve hücre dışındaki sodyum yoğunluğunun bu kadar farklı olması hücre zarında yerleşmiş “sodyum-potasyum pompasının” işlevine bağlıdır. Bu “pompa” hücre içindeki fazla sodyumu hücre dışına atarken karşılığında potasyum iyonlarını hücre içine alır. Normal koşullarda insan vücudunun günlük sodyum gereksinimi 5 gr’dir. Ama bazı sıcak iklimlerde ter ile atılan sodyum miktarı fazla olabileceğinden günlük gereksinim de buna koşut olarak artar. Sodyum, ter dışında böbreklerden idrar yoluyla da atılır. Böbreklerden atılan miktar böbreküstü bezinin salgıladığı bazı hormonlara, özellikle de aldosteron hormonuna bağlıdır. Vücuttan sıvı kaybının fazla olduğu durumlarda, böbreküstü bezinden salgılanan aldosteron miktarı artar ve bu hormon sodyum kaybını engeller. Sodyum kaybının azalması ve kandaki düzeyinin artması kanın ozmotik basıncının artışına ve böylece vücutta sıvı tutulmasına neden olur. Böylece vücut yitirdiği sıvıyı geri kazanır. Ama gereksiz yere sodyum tutulduğu durumlarda dolaşan sıvı miktarının önemli ölçüde artması sonucu tansiyon yükselmesi ve hatta vücutta ödem ortaya çıkar. Bu yüzden tansiyon hastalarına, vücutta dolaşan sıvı miktarının en düşük düzeyde tutulması için az sodyum içeren bir beslenme biçimi (tuzsuz beslenme) önerilir. Ek olarak alınmasa da sodyum, sofra tuzu (sodyum klorür [NaCl]) başta olmak üzere etlerde, peynirde, yumurtada bulunur ve bu gıda maddelerinin alımıyla vücuda girer. Vücuttaki sodyum miktarının azaldığı durumlarda ise sinir sisteminin iletiminin yavaşlamasına bağlı olarak kas krampları, birden ayağa kalkıldığında ani tansiyon düşmesi (ortostatik hipotansiyon), bulantı, kusma, genel halsizlik, dikkati yoğunlaştırma güçlüğü ve dalgınlık gibi belirtiler ortaya çıkar.
Natremi (Kandaki Sodyum Düzeyi)
Olağan koşullarda sodyumun kandaki yoğunluğu 135-145 mEq/lt ya da başka bir birimle gösterilecek olursa 135-145 nanomol/litredir. Sodyumun kandaki yoğunluğunun miktarı birçok hastalığın tanısı açısından önemlidir. Kandaki sodyum düzeyinin artışı (hipernatremi), sodyumdan yana zengin beslenmeye, akut ya da kronik böbrek yetmezliği nedeniyle idrar miktarının azalmasına ya da aşırı aldosteron salgısının sodyumun böbreklerden atılmasını engellemesine bağlı olarak ortaya çıkabilir.

Ayrıca şeker hastalığı koması, kusmalar, uzun süren ishal ve ağır yanıklar vücudun aşırı miktarda sıvı yitirmesine yol açarak kandaki sodyum miktarını yükseltirler. Bu durumda sodyum miktarı sabitken içinde bulunduğu sıvı miktarının azalması sonucu ortaya çıkan dolaylı bir yoğunluk artışı söz konusudur.

Vücut aşırı terleme sonucu yitirdiği sodyumu geri kazanmazsa sodyum eksikliği (hiponatremi) ortaya çıkar. Düşük sodyum yoğunluğu aldosteron eksikliği durumlarında; şeker hastalığının bazı dönemlerinde; kusma, ishal gibi sodyum kaybının arttığı ve emilimin yetersiz olduğu bazı bağırsak hastalıklarında ortaya çıkabilir. Sodyum dengesizliği yaratan bir başka hastalık da hem böbrek işlevini olumsuz yönde etkileyen, hem de dolaşımının azalması sonucu böbreküstü bezinin aldosteron salgılanmasında aksamaya yol açan kalp yetmezliğidir. Pankreasın kistik fibrozu ya da öteki adıyla mukovisidoz hastalığında da (öncelikle solunum yolları, sindirim sistemi ve ter bezlerini etkileyen kalıtsal metabolizma hastalığı) aşırı sodyum kaybı ortaya çıkar.
Potasyum

Potasyumun kandaki yoğunluğu 3,5 ile 5,3 mEqAt arasında değişir. Vücuttaki toplam potasyum miktarı yaklaşık 250 gr’dir ve yüzde 98′lik bölümü hücrelerin içinde bulunur. Özellikle kas ve kan hücreleri potasyumdan yana zenginken, kemik ve beyin hücrelerinin potasyum içeriği görece daha azdır.

Potasyumun ana görevi hücre zarının elektriksel etkinliğini korumak ve böylece bu hücrelerin uyarılabilme özelliklerinin devamlılığını sağlamaktır. Aldosteron hormonu kandaki potasyum miktarının sabit kalmasını sağlar. Aldosteronun etkisiyle böbreklerden geri emilen her sodyum iyonuna karşılık bir potasyum iyonu ya da bir hidrojen iyonu vücudun asit-baz durumuna göre böbrekten atılır. Ayrıca daha önce söz edilen hücre zarındaki “sodyum-potasyum pompası” da hücre dışına attığı sodyum iyonlarına karşılık potasyum iyonlarını hücre içine alır ve böylece hücre içi potasyum yoğunluğunun sabit kalmasını sağlar. Potasyum özellikle sebzelerle vücuda girer; alınması gereken günlük miktar yaklaşık 4 gr’dir. Kandaki potasyum miktarının artışı kendini kas işlevlerinin azalması, psikolojik gerginlik ve kalp ritim bozuklukları biçiminde belli eder. Hiperpotasemi (kan potasyum düzeyinin yüksek oluşu) olarak adlandırılan potasyum yüksekliği böbreküstü bezi yetmezliği, çeşitli böbrek hastalıkları, tedavi edilemeyen şeker hastalığı, hemolitik (alyuvarların yıkımına bağlı) kansızlık ve şok gibi hastalıklarda çıkar. Kandaki potasyum miktarının düşmesi yani hipopotasemi ise halsizliğe, kas zayıflığına, kan basıncı düşmesine ve böbrek işlevlerinin bozulmasına neden olur.

Hipopotasemi potasyumdan yana yoksul beslenmeye bağlı olabileceği gibi, uzun süren ishal ya da kusmaların sonucunda da gelişebilir. Ayrıca kronik böbrek yetmezliği ile böbreküstü bezi işlevlerinin bozulduğu bazı hastalıklarda idrardan atılan potasyum miktarındaki değişmeye bağlı olarak potasyum dengesizliği ortaya çıkar.
Kalsiyum
Kalsiyum vücudumuz için gerekliliği tartışılmaz bir elementtir. Kemik ve diş dokusunu korumasının yanı sıra kas dokusunun kasılması, sinirsel uyarıların iletilmesi ve pıhtılaşma gibi olaylarda önemli bir rol üstlenir. Normalde kandaki kalsiyum yoğunluğu 9-10,7 mg/100 ml’dir. Bu da 4,5-5,35 mEq/lt ya da 2,25-2,67 mikromol/litreye eşdeğerdir.

Günlük alınması gereken kalsiyum miktarı yaklaşık 0,8 gr’dir; bu miktar gebeler ve büyüme çağındaki çocuklar için daha yüksektir. Yumurta, süt ve süt ürünleri kalsiyumdan yana zengin gıdalardır. Bu maddelerden bağırsaklarda açığa çıkan kalsiyumun emilebilmesi için D vitamininin yanı sıra paratiroit bezlerinden salgılanan, parathormon adlı hormon da gereklidir. Parathormon ayrıca böbreklerden kalsiyum iyonunun atılmasını engelleyerek kandaki kalsiyum düzeyinin sabit kalmasına katkıda bulunur.

Tiroit bezinin C hücrelerinden salgılanan kalsitonin hormonu ise kandaki kalsiyum düzeyinin düşmesini sağlar. Kalsiyumun kandaki yoğunluğunun artması (hiperkalsemi) iştahsızlık, bulantı, kusma, melankoli vb belirtilere neden olur ve uzun süre devam ederse dokulara kalsiyum tuzlarının çökmesine yol açar. Hiperkalsemi tablosuna parathormonun aşırı salgılandığı durumlarda, bazı böbrek hastalıklarında, D vitamini zehirlenmesinde, tiroit bezinin fazla çalıştığı durumlarda ve bazı tümörlerin varlığında rastlanır. Kandaki kalsiyum yoğunluğunun azalması (hipokalsemi) ise kas uyarılabilirliğinin artması sonucu kasılmalarla seyreden ve tetani olarak adlandırılan tabloya yol açar. Hipokalsemi paratiroit bezinin salgısının azaldığı durumlarda, raşitizmde, bağırsaktan gıda emiliminin bozulduğu kötü emilim sendromlarında, bazı karaciğer hastalıklarında, kronik böbrek yetmezliğinde, bazı ilaçların kullanımında, bazı kanser türlerinde ve çeşitli hormonal bozukluklarda görülür. Bu aşamada kandaki kalsiyumun normal düzeyde olmasının kalsiyum metabolizmasının normal olduğunu göstermediğini vurgulamak gerekir. Gıda ile kalsiyumun eksik alındığı ya da kandaki kalsiyum yoğunluğunun azaldığı durumlarda vücut kalsiyum düzeyini normale döndürmek için kemikteki yedek kalsiyum depolarından kalsiyumu kana verecek ve bu durumun uzun süre devam etmesi sonucu kemiğin yapısı gittikçe zayıflayacak, kolayca kırılabilir hale gelecektir.
Fosfor
Fosforun vücuttaki miktarının yüzde 80′i kemik ve dişte depolanmış olarak, kalan yüzde 20′lik miktar ise dokularda ve kanda öteki bazı maddelerle birleşmiş halde bulunur. Plazmanın normal fosfor yoğunluğu 3-4,5 mg/100 ml’dir. Bu da 1,9-2,9 mEq/lt ya da 0,97-1,45 mikromol/litreye eşdeğerdir.

Günlük alınması gereken fosfor miktarı yaklaşık 1,5-1,7 gr’dir; bu miktar büyüme çağındaki çocuklar için daha yüksektir. Fosfordan yana zengin besinler süt ve süt ürünleri, balık, yumurta ve ettir. Kandaki fosfor yoğunluğunun miktarını parathormon dengeler. Parathormon idrarla atılan fosfor miktarını artırırken, kalsitonin böbreklerden fosfor kaybını azaltır. Kanda bulunan fosfor ile kalsiyum arasında sabit bir ilişki vardır; hangi durumda ölçüm yapılırsa yapılsın fosfor yoğunluğu ile kalsiyum yoğunluğunun matematiksel çarpımı her zaman eşittir. Bu da kalsiyum azaldığında fosforun arttığını ya da tam tersinin gerçekleştiğini göstermektedir.

Kandaki fosfat yoğunluğu aşağıdaki durumlarda artar: Hipoparatiroidizm; beslenmeyle D vitamininin aşırı miktarda alınması; kronik böbrek yetmezliği; büyüme hormonunun denetimsiz artışına bağlı olarak gelişen jigantizm ya da akromegali ile tiroit bezinin aşırı çalıştığı durumlar; bazı yayılımcı tümörler; plazmositom gibi bazı kan hücresi kanserleri. Yoğunluğun azaldığı durumlara ise paratiroit bezinin aşırı çalışmasında, D vitamininden yana yoksul beslenmede, raşitizm hastalığının bazı türlerinde, bazı doğumsal hastalıklarda, bazı böbrek hastalıklarında, böbreküstü bezinin kontrolsüz çalıştığı durumlarda, bağırsaktan emilimin bozulduğu hastalıklarda, mide ülserinde ve çeşitli hastalıklar nedeniyle damardan beslenmeye başvurulduğu olgularda rastlanır.
Sonuç
Bu bölümde ele alınan elektrolitler, ölçümleri artık laboratuarların neredeyse tümünde gerçekleştirilebilen maddelerdir. Görüldüğü gibi bunların kandaki yoğunlukları çok çeşitli nedenlere bağlı olarak değişebilir ve bazen bu değişim vücut için çok zararlı etkiler doğurabilir. Artma ya da azalmayı tek tek ele almak yerine bunların arasındaki yakın ilişkiyi göz önünde tutarak sonuçların bir bütün olarak değerlendirilmesi gerekir


Tarih 20 Ocak 2011

Yorum yazın