Gaz Motorunun icadı Gaz Motoru tarihçesi

Gaz Motoru

XX. yüzyılın insanları bizler, çevremizde her ölçüde ve güçte çeşitli motorlar görmeye alışmışız. Günümüzde teknik, bir yandan zırhlılar için türbinler, öbür yandan minik bileyici motorları, hatta elektrikli tıraş makinelerimizin minnacık mekanizmasını çeviren motorcukları imal edecek mükemmelliğe ulaşmıştır. Fakat bu çeşitlilik XIX. yüzyıla yabancıydı. Bildikleri tek makine buharlı makine olup onun da boyu az çok standartlaşmıştı. Üstelik kullanılışı bir yığın zahmeti ve güçlüğü gerektirmekteydi: Ruhsat, özel tesis, kömür, teknisyen…

İnsanların bu güç ve hacim tekdüzeliğinden kurtulmak istemeleri beklenirdi. Herkesin 500 beygirlik bir makineye ihtiyacı yoktur. Bazısının işini bunun onda biri hatta yüzde biri görmeye yeter.

İhtiyacın icat yarattığına bir defa daha tanık oluyoruz: Orta güçte bir makine ihtiyacı, Watt zamanında bile duyulmaya başlanmıştı ve bir yığın hünerli kişi bu imkânsız işe sarılmışlardı, “imkânsız” diyoruz çünkü bir buhar makinesi ne kadar küçük olursa olsun bacayı, kazanı, kömürü ve daha bir yığın kalabalığı gerektirir. Bu nedenle araştırmacılar buhar makinesinin ufak güçler için ideal bir çözüm olacağından kuşkuya düşmeye başladılar.

Olsa bile Denis Papin bile başka çözümler aradığına göre tek değildi. Onun düşündüğü baruttu; bir namluda patladığında bir pistonu itemez miydi? Ama barutla işleyen bir motor gerçekten pratik bir araç olamazdı. Philippe Lebon 1800′ de daha iyisini buldu: “Madem havagazı ve hava patlayıcı bir karışım meydana getiriyordu, bu patlama bir pistonu hareket ettirmeye neden yaramasın?” Böylece, ocak silindirin içinde olacağından ne şömine ne kazan ne de kömüre ihtiyaç duyulacaktı.

Su buharının yerine, yanıcı bir gaz kullanmak parlak bir fikirdi. Lebon’dan sonra başkaları da bu yotda deneylere giriştiler ve geliştirmeye çalıştılar. 1824’te İngiliz Brown, havagazının yerine alkol ya da terebentin özü kullanılmasını; Fransız Selligne hidrojeni önerdiler. 1851’de Londra Sergisinde Amerikalı Drake gazla işleyen bir motor sundu; bunda karışımın yanması, silindirin dibine yerleştirilen ve kor haline gelinceye kadar ısıtılmış bir tüp aracılığıyla elde edilmekteydi. Ancak bunların hepsi de deney prototipleri olmaktan ileri gitmemekteydi. Ve hiç bir sanayi tesisinin sahibi babacan Watt makinesini atıp patpatlarıyla kafa şişiren bu ateşsiz, kazansız acayip mekanizmaya bel bağlayamazdı.

Bu böyleyken 1860’da müthiş bir fırtına koptu. Birtakım heyecanlı kişiler buharlı makineyi tahtından indirecek, hatta onu lokomotiflerden ve gemilerden bile sökecek nitelikte bir makinenin bulunduğunu anlatıyorlardı.

Bu “evrensel motor” Lenoir’ın icadıydı. Lenoir 12 Ocak 1822’de Belçika’da, Virton yakınlarında doğmuş 1838’de yoksulluktan ülkesini terk edip Paris’e iş aramaya gelmişti. önce kahvehanelerde garsonluk etmiş, sonra emayeci olarak çalışmıştı. Geçim için yaptığı bu işlerden arta kalan zamanlarında, kendini mesleğinin sorunlarına vermesi gerçekten takdire değer bir durumdur. Bunun sonucu olarak daha henüz yirmi beş yaşındayken icatçılık kariyerine oksitsiz beyaz emayeyi bularak girdi. Bunu yuvarlak çıkıntılı galvanoplasti, demiryolu frenleri ve işaretleri izledi.

Bu icatlar onun mali durumunu az çok düzeltmiş olduğundan otuz yaşına vardığında bu yolda kaygıları olmaksızın yeniden işe koyuldu. Bu defa ilgisini gaz motorlarında topladı ve 1860’ta bunu da gerçekleştirmeyi başardı.

Lenoir motorunun belli başlı parçası, içine istenilen oranda havanın ve havagazının verildiği, bir silindirdi. Bir porselen bölmede bulunan iki izole platin bir Ruhmkorff bobininden (gerilimi yükselten transformatör şeklinde işleyen iki bobinli elektrik aracı. Adını muciti Henrich Daniel Ruhmkorff’dan almıştır.) akımı oraya ulaştırıyor ve karışımın yanmasını sağlıyordu. Büyük icatlarda, ilk zamanlarında taklitçilik kaçınılmaz bir bilinçaltı davranıştır; gerçekten ilk otomobiller at arabalarına, ilk uçaklar yarasalara benzetilmişlerdi. Lenoir motoru için de durum aynı oldu: Bu motor ilk çıktığında buhar makinesini tıpatıp andırıyordu.

Silindir dikey olarak bağlanmıştı ve devim kollarıyla düzentekere sahip bulunuyordu. Ama bu kabalığına rağmen ötekiyle kıyaslanamayacak kadar az yer tutuyor ve işletmek için de musluğunu açmak yeterliydi. Kaldı ki, su ve kömür kaygısı da kalmamıştı. Bu avantajların yarattığı heyecanı tasavvur edersiniz artık. O kadar ki, daha aynı yıl Paris’te on tanesi birden işlemeye başladı. Piyasada en çok aranan modelleri 1 beygirgücünde olanlarıydı; bunlar saatte 3 metre küp gaz yakmaktaydılar. Bazıları da çift etkiliydi ve karışım piston tarafından sıkıştırılmadan emiliyordu.

Mucit 1862 Londra, 1867 Paris, 1873 Viyana Sergilerinde büyük ün kazandı. Makinesi iyi satılıyordu ve Lenoir bu sayede altmışına varmadan Paris’in banliyösünde konforlu bir konut alıp iş hayatından çekilebildi. Bununla birlikte 4 Ağustos 1900’de öldüğünde artık unutulmuştu; o dönemde işlemeye başlayan otomobillerin sürücüleri, bu alçak gönüllü ihtiyara neler borçlu olduklarından bütünüyle habersizdiler.

Gerçek şu ki, Lenoir motoru herkesi hoşnut edememişti. Ama bundan şikâyetçi olmamalıyız; çünkü herkes hoşnut oldu mu, ilerleme durur. Genellikle ileri sürülen iddia buhar makinelerinin yerini gerçekten doldurabilecek nitelikte ve güçte olmamasıydı. Kazan, ocak, kömür gibi maddeleri ortadan kaldırması bir üstünlüğe işaretti elbet, ama yine de sabit bir makineydi; çünkü bir gaz kanalizasyonuna bağlı bulunmaktaydı ve bu da onu köşebaşındaki bileyici için pahalı bir makine yapıyordu.

Huzurlar yine kaçtı ve bu defa “havagazının yerine başka bir madde koyamaz mıyız” diye düşünmeye koyuldular. Bu, hem taşınması kolay, hem de ucuz bir yanar madde olmalıydı: Lenoir bile kafasını kaldırıp çalışma masasının üzerinde yanmakta olan petrol lambasını görebilirdi.

İki üç yıldan beri “Albay” Drake’in sayesinde petrol alelade bir madde haline gelmişti. Daha az önce, pis bir madde gözüyle bakılmakta hatta Batı Amerika’ya ilk yerleşenler tarafından yararsız sayılmaktaydı. Gerçekten XIX. yüzyılın başlarında Polonyalı Joseph Hecker lambalarda yağ yerine petrol yakılabileceğini keşfedinceye kadar hiç bir işe yaramamıştı. Böylece 1815’te Polonya’da Drohobyez şehri petrolle aydınlatılmaya başladı.

Petrolü olduğu gibi, ham haliyle kullanmamayı, onun bileşimindeki maddeleri ayırıp bunları ayrı ayrı kullanmayı ancak 1853’te düşünebildiler. Bu yolda ilk başarılı çalışmayı Polonyalı eczacı Lukasiewisz yaptı ve A.B.D.’de “lamba petrolü” çıkartan ilk rafineri kuruldu. Bu maddeye, sanayicisi İskoçyalı Samuel Kier’in adına saygı nişanesi olarak “kerosen” dendi.

A.B.D. başlıca petrol üreticisi olmaya o dönemde başlamıştı. Ama yine de Drake’in 1859’daki müdahalesi olmasaydı üretiminin bütün dünyada yanan petrol lambalarının tüketimine yeteceği şüpheliydi.

O güne kadar naft’ı bulma şansa kalmış bir işti. Kendisine “Albay” dedirten, ancak gerçekte gar şefliğinden öteye bir unvana erişememiş olan Drake petrolün kendiliğinden fışkırmasını beklemektense çıkarmanın mümkün olup olamayacağını düşündü. Bir kuyu açmayı akıl etti ve kara sıvı bu yöntemle böylece ilk Titusville’de (Pennsylvanya) 28 Ağustos 1859’da elde edildi.

Drake’in başarısı üzerine herkesi bulaşıcı bir “petrol humması” sardı. Yirmi dört saat içinde yüzlerce maden araştırıcısı akın etti, topraklar satın almaya ve çılgın bir heyecanla yeri kazmaya başladılar. Petrol üretimi birden arttı. 1861’de Empire kuyusu günde 400 ton ve Philips 550 ton petrol vermeye başladılar. 1865’te 190 rafineri kurulmuştu ve tam verimle çalışmaktaydı. Bunlar petrolden %75 oranında lamba petrolü çıkartıyor, kalıntılarından yakmak ya da gerisin geriye kuyuya atmak yoluyla kurtuluyorlardı.

1863 yılında bir gün, Parisliler, Lenoir’in Roquette sokağındaki atölyesinden şamatacı bir makinenin çıktığını ve Joinvilte-le-Font’a doğru gittiğini gördüler. Oraya bir buçuk saatte ulaştı ve seyirciler trenin daha hızlı üstelik daha sessiz ve daha konforlu bir araç olduğunu düşündüler, kuşkusuz.

Bu, son derece ilkel, ama gerçek bir otomobildi. Bir buçuk beygirgücündeki motoru kerosen’le işlemekteydi. Motor bir su dolaşımıyla soğutulmakta ve yanar madde bir karbüratörle daha doğrusu bir pülverizatörle verilmekteydi.

Lenoir patlamalı motorlar çığrını açmıştı. Bu yeni icat iki yolda gelişecekti: “gaz motorları” (bunlar sabit olup ufak sanayide kullanılacaktı) ve günümüzde taşıt araçlarında kullanılan “patlamalı motorlar.”


Advertisement

Yorum yazın