Görme nedir – Görme olayı nasıl gerçekleşir

Görme nedir – Görme olayı nasıl gerçekleşir

Çevreyi görme yeteneği, nesnelerin renk, biçim ve hareketlerinin hemen algılanarak iz-lenilmelerini sağlayan en önemli duyudur. Bu yetenek, ışık dediğimiz elektromanyetik dalgaların oluşturduğu uyarıların yöneltildiği gözle, bu uyarıların yorumlandığı beyin tarafından sağlanır. Bu yazıda, milyonlarca yıl süren bir evrimleşme sonunda bugünkü kusursuzluğa ulaşan görme yeteneği ile başlıca görme bozuklukları ele alınmaktadır.
Görme aygıtı, basit bir göz hücresinden, kusursuz bir gelişmeye ulaşmış bugünkü insan gözüne ulaşıncaya dek sürekli bir gelişme geçirmiştir. Doğada ışıktan etkilenme özelliğinin en ilkel örneği, bitkilerin ışığa doğru dönmeleri (fototropizm) dir. Bitkilerin ışığa doğru dönmeleri, bitkilerde kimyasal açıdan hayvanların görme pigmentine benzeyen pigmentlerin bulunmasının sonucudur. Pigmentler, kandaki hemoglobin ya da kumaşların boyaları gibi boya maddeleridir. Görme pigmenti de üzerine ışık düşünce belirli kimiyasal değişimlere uğrar. Basit omurgasız canlıların birçoğu da, ışığa yaklaşmak ya da ışıktan uzaklaşmak gibi, bitkilerinki-ne benzeyen davranış özellikleri gösterirler. Bu canlıların ışığa yaklaşmaları olumlu, uzaklaşmaları ise olumsuz fototaksis adını alır. En basit canlılar olan tekhücrelilerde rastlanan görme noktaları ise evrimleşmenin daha ileri bir ürünüdür. Tekhücreli hayvanlardaki pigmentlerden oluşan görme noktaları, hayvana ışığın yönü konusunda uyarılar veren ilkel bir görme aygıtıdır.

 

Görme nedir - Görme olayı nasıl gerçekleşir

Daha gelişmiş hayvanlarda, gözler de daha karmaşık bir yapıya sahip olurlar. Böcekler, yengeçler ve örümcekler gibi eklembacaklılarda omurgalı hayvanların gözlerine benzeyen, oldukça gelişmiş bileşik gözler vardır. Bileşik gözün kendi başına görme yeteneğine sahip görme birimleri sayılabilen her faset (petekgöz) bir gözün gördüğü işi görür. Her fasetin altında mercek görevi gören saydam bir kristalin koni vardır. Bunun gerisinde, pigmentli dokuya yerleşmiş, ışığa karşı duyarlı hücreler bulunur. Bu hücrelerden sinir telleri çıkar. Bu göz, yapısı daha gelişmiş hayvanların gözlerini andırmakla birlikte çalışması aynı ilkeye dayanmaz; bir mozaik gibi işler. Yani görüş alanından algılanan parçalar birleştirilince görme bütünlüğü elde edilir. Bileşik göz birbiriyle küçük açılar yapan birer hücrelik birimlerden oluştuğundan, her birim görme alanının ancak ufak bir bölümünden ışık alır. Bileşik gözde elde edilen görüntü, gelişmiş omurgalı hayvanlarınki kadar net değildir. Bunun başlıca nedeni, tek değil birçok görüntünün elde edilmesidir.

Bileşik gözlerde görüntü, ufak noktaların bir fotoğrafı oluşturmaları gibi, çok sayıdaki ışığa duyarlı birimin işbirliği sonucunda oluşur. Bileşik gözün verdiği görüntü, görme noktalarının sayılarına ve bulundukları açıya göre iyi ya da kötü olur. Ahtapot ve mürekkepbalığı gibi kafadanayaklı-ların oldukça gelişmiş ve görüntü verdiği sanılan gözleri vardır.

Omurgalılarda renkleri algılayabilirle yeteneği düzensiz olarak yayılmıştır. Görme duyusu başka duyularından daha çok gelişmiş hayvanların renkleri algılayan koni hücreleri, en çok ağtabakada bulunur. Renk algılama yeteneği, gündüz görebilen hayvanlarda gece görenlerden daha çok gelişmiştir.
Omurgalılardan başka hayvanlar da renkleri algı-Itiyabilirler, örneğin, bal arıları renk algılayabilirler. Gerçekten de arılara bir masa örtüsünün mavi karelerine koyulan şekerli su kaplarına gelmeleri öğretilmiştir. Sarı, kırmızı, turuncu ve yeşil renkli karelere de aynı kaplardan konmuş, fakat arılar yine mavi karelere konarak ancak bir tek rengi algıla-yabildiklerini göstermişlerdir.

Işığın yapısı

Görmeyi sağlayan iki gereç vardır. Bunlar ışık ve gerektiği gibi çafişan bir görme aygıtıdır. Görme aygıtı göz ve buna bağlı sinirlerden oluşur.

Işık, değişmez ve ölçülebilen bir hızla (saniyede 300 000 km.) ve hiç bir iletkenin yardımı olmaksızın uzayda yol alan bir enerji türüdür. Evrende rast: lanan enerji türleri, aralarında biçim değiştirebilirler; bir ortamdan diğerine geçebilirler (örneğin radyo ve ışık dalgaları). Yayınlanan enerji gaz, sıvı ya da katı bir ortama ulaşınca ortamın yapısına ve ışınımın niteliklerine göre değişen sonuçlar elde edilir, örneğin ışık ışınımları cam ya da su gibi saydam ortamlardan geçerken ışığın hızı azalır. Işık sözcüğü hem enerji dalgaları halindeki ışık ışınımlarını, hem de bunların doğurduğu sonucu yani ışık algılanmasını belirtir. Belirli ışık dalgalarının yansıtılıp diğerlerinin renk hücreleri tarafından soğu-rulması renklerin algılanmasını sağlar.

Gözdeki ağtabakaya düşen ışığın burada oluşturduğu fotokimyasal değişimlerin sonucu olarak, beyinde görme olayı gerçekleşir. Söz konusu fotokimyasal değişimler, sinir hücrelerini uyarırlar; bu uyarılar, sinir telleri aracılığıyla beyinde değerlendirilerek ışık olarak algılanırlar.

Ünlü bilim adamı Draper, fotokimyasal değişimlere ilişkin araştırmaları sonucunda kendi adıyla tanınan bir kural geliştirmiştir. Bu kurala göre aşığın fotokimyasal değişmeler yaratabilmesi için ilk önce enerji halinde soğurulması gerekir, insan gözüne vuran ışık, pigmentler tarafından soğurulur; pigmentler görülen ışığı soğuran renk hücreleridir. Gözde çeşitli renk hücreleri saptanmış .ve incelenmiştir. Bunların en iyi tanınanı olan rodopsin (görsel mor) öbür hücrelere de örnek olarak alınabilir. Rodopsin, içinde retinin adında bir maddenin bulunduğu bir protein molekülüdür. Ketinol diye de adlandırılan retinin, A vitamininin bir türevidir; A vitamini eksikliği geceleyin görme zorluğuna yol açar. Bu nedenle rodopsin karanlıkta görmeyi sağlayan çubuk hücre pigmentidir, özellikle aydınlıkta renkleri ve ayrıntıları görmeyi sağlayan iyodopsin ise merkez koni hücrelerinde bulunan bir pigmenttir. Gece görüşlerinde renk ve ayrıntı söz konusu olmayıp daha çok nesnelerin konumu, biçimi ve hareketi algılanır.

390-790 milimikron arasındaki ışık dalgaları, ışığın görünebilir tayfını oluştururlar (bir milimikron milimetrenin milyonda birine eşittir). Görme eylemi bu boydaki dalgaların ağtabakaya çarpmasıyla başlar. Görünebilir ışık tayfında kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, lacivert ve mor renkler vardır. En uzun dalga boyu kırmızı ışıkta bulunur (750 milimikron). Yukarıda belirtilen ölçü sınırlarından u-zun dalgalara kızılötesi, daha kısalara ise morötesi denilir. Işık ağtabakaya yansıttığı nesnenin görüntüsünü ters olarak verir. Görüntü, dış dünyadan yansıyan parlak ışınların ağtabakanın duyarlı bölgesi olan fovea centralis’deki çok duyarlı koni hücrelerinde yoğunlaşmasıyla oluşur. Böyle bir görüntü, insanın içinde bulunduğu ortam konusunda ayrıntılı bilgiler edinip, bu bilgileri değerlendirerek gerekli tepkileri gösterebilmesini sağlar.-

Gözün ayarlanması

Görüntünün net olabilmesi için, gözün biçim, büyüklük, saydamlık, kırma gücü (ışığın yönünü değiştirme yeteneği) bakımından kusursuz olması gerekir. insan gözünün normal görme yeteneğini bozan, fakat gözlük takarak düzelti lebi len başlıca dört tür bozukluk vardır. Hipermetropluk ya da hiperopia’da gözün odak noktasını uyumlayan kasın bu yeteneği gevşeyince, paralel ışınlar görüntüyü ağtabakasının arkasında bir yerde oluştururlar. Oluşan görüntüler bulanık görülür. Görüntüyü net görebilmek için gözün sürekli olarak uyum yapması gerekir. Ancak bu sürekli çaba gözleri yorar. Hipermetropluk fazla ilerlememişse, 6 metreden ötesi oldukça iyi görülür. Bu mesafeden daha yakını net görmek için gözün çaba harcaması gerekir. Hipermetropluk dışbükey mercekler kullanılarak düzeltilir.

Miyoplukta ise paralel ışınlar ağtabakanın önünde odaklandıkları için ancak yakın çevre görülebilir. Sağlıklı ve hipermetrop gözlerin sonsuzdaki en uzak noktası, miyop gözde belirli bir yakınlığa gelmiştir. Bu uzaklık miyopluğun derecesine göre değişmekle birlikte en çok 6 m.’dir. Miyopluk ilerledikçe gözün sonsuza ayarı gittikçe daha yakınlaşır. Miyopluğun en kolay belirtisi okulda karatahtadaki yazıları okuyamamak, ya da trafik işaretlerini seçememektir. Miyopluk çift içbükey (bikonkav) merceklerle düzeltilir.
Bir fotoğraf makinesinde ışık geçiren deliğin küçültülmesi gibi, miyop kişi de gözlerini kısarak uzağı görmeye çalışır. Ama zorlanmadan bakınca, görüntü hep ağtabakanın önünde oluşur. Miyoplukta genellikle göz yorgunluğu gibi fiziksel belirtiler bulunmaz.

Yunanca yaşlı adam anlamına gelen «presbus» sözcüğünden türetilen presbitlik göz uyumsuzluğuna verilen addır. Yaşlılıkta görülen bu durumda göz merceğinin esnekliğini kaybetmesi sonucu, gözün ışığı kırma yeteneği zayıfladığından nesnelerin görüntüleri ağtabakada oluşmazlar. Gözün yakın noktası gittikçe daha uzağa kayar. Çünkü saydam göz merceği zamanla kendiliğinden sertleşmiştir. Merceğin dışbükeyliğini azaltıp çoğaltarak, ışığı kırma açısını değiştirebilen kirpiksi kaslar bu değişimi sağlayamayınca, yakını görmek için, örneğin okurken ya da dikiş dikerken, gözleri kısmak gereği duyulur. Göz yorgunluğuna yol açan bu durum dışbükey merceklerle düzeltilebilir.

Yaygın görme bozukluklarının dördüncüsü astigmatizmdir. Işığı kıran yüzeyin bükümü her yerinde olmazsa, eksenlerden birinin bükümü diğerlerinin-kinden daha büyük olur. İnsan gözünün boynuzsu tabakasında görülen bu bozukluğâ astigmatizm denir. Bozukluk görüntünün ağtabakada bir tek odak noktasında toplanamamasından doğar. Bu durum, ekseni, boynuzsu tabakanın fazla bükümünü gidermeye elverişli açıda olan bir mercekle düzeltilir. Astigmatizm boynuzsu tabakadan başka göz merceğinde de oluşabilir.

Görme işlemi, uyarıcı ışınların boynuzsu tabakadan, göz merceğinden camsı cisimden geçerek, ağtabakanın ışık algılayıcı hücrelerine varması olarak özetlenebilir. Geçilen bu tabakaların optik yoğunluklarına (ya da ışığı kırma derecesine) göre ışınların yönü değişir. Görüntü ağtabakanın duyarlı noktası fovea centralise düşmediği zaman bulanıktır; çünkü bu noktanın dışındaki çubuk hücreler görüntüyü net olarak veremezler. Görüntünün netliğini foveadaki koni hücreler sağlarlar. Bakılan nesneyle çevresindekiler birlikte görülmekle birlikte, çevredekiler daha az net görülür. Göz yuvarındaki kusurlarla oluşan görme bozukluklarının yanı-sıra, sinirlerle beyin kabuğunda yer alan hastalık ya da bozukluklar da görmeyi aksatabilir. Örneğin boynuzsu tabakanın kabuk bağlaması ya da merceklerin saydamlıklarını yitirmeleri demek olan katarakt (perde) da bir görme bozukluğudur. Katarakt genellikle yaşlı kimselerin gözlerinde meydana gelir. Tedavisi ameliyata dayanır.

 

Tek gözle görme

 

 

Her iki gözle birlikte görmedeki gibi olmamakla birlikte, tek gözle de derinlik algılanabilir. Deneyler, insana çeşitli nesnelerin boyutları konusunda fikir verir ve beyinde saklanan bu bilgi yeni görüntülerin yardımıyla uzaklığın aşağı yukarı doğru olarak hesaplanmasını sağlar. Nesnelerin konumu da tek gözle uzaklığı ölçmede faydalı olur; önünde başka bir şey olan nesne daha geride ve uzakta kalır. Paralel çizgiler ufukta kesiştiğinden, bu konuda perspektif de yararlıdır. Ufuğa doğru gittikçe küçülen nesnelerden de uzaklık ölçümünde yararlanılır. Sanatçıların bildiği gibi, atmosfer de görünümü etkiler. Arada hava olduğu için uzak nesnelerin çizgileri yumuşar, renkleri uçuk maviye çalar. Uzaklığı saptarken bütün bu etkenler göz önüne alınır. Aynı nedenle, çok açık ve su buharı az havalarda, uzaktaki nesneler daha yakında sanılabilir. Tek gözle uzaklık ölçmede ayrıca gölgeyle ışıktan da yararlanılır. Değişik uzaklıklardaki nesnelerin gölgelerinden hem konumları hem de uzaklıkları kolayca hesaplanabilir.

Değişik noktalardaki iki nesneye bakarken, baş yana doğru çevrilirse, daha uzaktakinin aynı yöne doğru, yakındakininse ters yönde hareket ettiği görülür. Paralaks denen bu gözlem uzaklığın göreli ölçümünü sağlar. Bir şeyi iyice görebilmek için gösterilen çaba (gözün kısılması gibi) ile uzaklık orantılıdır. Sadece bir gözleri görenler, derinliği ölçmede oldukça ustalaşmışlardır.

 

Üç boyutlu görme

 
Her iki gözle görme, görüşün kapsadığı çevrenin bir tek görüntü halinde izlenmesini sağlayan uyumlu bir olaydır. Görüş alanındaki nesneler iki gözün ağ-tabakalarına ayrı ayrı yansıyarak beyne geçerler. Bu iki ters ve ayrı yansıma beyin merkezlerinde düzeltilip birleştirilir. Bu işlem görme eyleminin psikolojik evresidir.

İki gözle görmenin başlıca yararı, nesnelerin uzaydaki konumlarını ve biçimlerini kavramada kazandırdığı üstünlüktür. İki gözle görme dört koşulun gerçekleşmesine bağlıdır, ilkin, her iki gözün görüş alanının, görüntüleri iki ağtabakaya birden düşürecek biçimde birleşmesi gerekir. İkinci koşul, göz sinirlerinin nesnelerden elde ettikleri izlenimleri, beynin ilgili bölümlerine doğru olarak iletebilmeleri, üçüncü koşul, göz hareketlerinin uyumlu olması ve görme eksenlerinin ağtabakaların karşılıklı bölümlerini (özellikle fovea centralis’leri) sırayla nesne üzerine çeviıebilmesidir. Son olarak beynin, iki gözden elde ettiği algıları kaynaştırarak tek bir görüntü biçiminde yorumlayabilmesi gerekir. Böylece çevreden elde edilen üç boyutlu görüntülerin, ışığın fiziksel niteliğine ve gözün işlevine bağlı olduğu söylenebilir.

Advertisement

Etiketler: , , , , ,

Yorum yazın