Müzikte Romantik Dönem

Müzikte Romantik Dönem

Müzikte Romantik dönem, 19. yüzyılı baştan başa kapsayan ve 1830′lardan 20. yüzyılın başlarına kadar uzanan müzik akımıdır. Schubert, Chopin, Schumann, Liszt, Berlioz, Verdi ve Wagner’in çağıdır bu. Ancak hemen şunu da eklemek gerekir ki Romantizm, her çağda her sanatçıyla yaşanmıştır; ama 19. yüzyılda sanat yapıtlarına daha yoğun ve abartılı biçimde yansıdığından bu çağın kimliği olup çıkmıştır. Romantik, her çağda, günümüzde bile, romantiktir.

Düşlemler, imgeler içinde uçan, ulaşamayacağının peşinde koşan, kendine acıyan, anlaşılmamaktan yakınan, ruhsal iniş çıkışlarını yapıtlarına yansıtan sanatçıdır. Önceki dönemin sağlam yapıya, öz ve net anlatıma önem veren bestecisi yerini yeni bir besteci tipine devretmiştir: Bir türlü sözünü bitiremeyen, yapısal çerçevelerle düşüncelerini sınırlamaktan kaçınan, denge ve oran uğruna yapıtın özünü yitireceğinden korkan, iç dünyasının karmaşasını sanatına yansıttıkça tekniği de karmaşıklaşan sanatçı tipine. 19. yüzyılın sonlarına doğru filizlenen Ulusçuluk, Post-Romantizm ve İzlenimcilik akımları da köklerini Romantizm’den alırlar.

Romantik sözcüğünün kökü romans (romance)’tan gelir. Ortaçağ’da kahramanları ve kahramanlık öykülerini dile getiren Latince kökenli şiir ya da düzyazı türündeki edebiyat yapıtları, roman adını alır. Örneğin: Kral Arthur Romanları gibi. 18. yüzyılda bu sözcük, uzak, masalsı, düşlemsel, olağanüstü, imgesel çağrışımlarında kullanılır. İçinde yaşadığımız gerçek dünya yerine idealimizdeki dünyanın nitelikleridir bunlar. Doğal güzelliğe imge ürünü, olağandışı özellikler eklenmektedir.

Romantizm, önceki 18. yüzyıl Klasik akımının kuralcı sınırlarına karşı bir başkaldırı olarak nitelenebilir. 18. yüzyılda sanat, belli bir toplum katının eğlencesi için üretilir. 19. yüzyılda ise bestecinin, kendini anlatma gereksiniminden doğar. Romantik üslup, sanatı ve çevresi arasındaki karşıtlığı çözebilme çabasındaki sanatçının anlatım yoludur. Romantik besteci, öznel duygularının dışavurumu olan yapıtında armoni ve çalgı renklerinin zenginliği ile dramatik seslenişe büyük önem verir.

Özün en çarpıcı şekilde ortaya çıkması için biçimdeki kusursuzluk kaygısını bir yana bırakmıştır. Ancak bu durum, yapısal bütünlüğe özen gösterilmediği anlamına gelmez. Bu arada sanatçılar 12. yüzyılın Gotik sanatına ilgi duyarlar. Çünkü Gotik’te simetri yerine düzensiz çizgiler geçerlidir. Böylece Klasik dönemin Eski Yunan anıtlarındaki kusursuzluğu öngören, düzenli, bakışımlı sanatı, Romantiklerde yerini Gotik sanattaki gibi içten gelen bir haykırışa bırakmıştır.

Yine de örnek bir Romantik besteciden söz etmek, onu belli bir kalıp içine sokmak, tipik Romantik besteciyi tanımlamak olanaksızdır. Aynı şekilde tipik bir Romantik senfoni, Romantik roman ya da resim de tanımlanamaz. Çünkü Romantik sanatçının özünde yatan karmaşık kişilik, sanatına belli bir giysi biçmez, değişkenliği de birlikte getirir.

Duyguları çok yoğun yaşayan Romantik sanatçı, savaşımının sonunda düş kırıklığına uğradığını fark edince karamsar bir dünyaya dalar. Karamsarlık (melankoli) alıp başını gittiğinde ruh hastalıklarına bile yol açar. Örneğin: hiççilik felsefesinin (nihüisme) intihara varan çılgınlığı gibi. Goethe’nin Genç Werther’i böyle bir boşluğa düşer. Öte yandan operalardaki buhran sahneleri artar. Bellini operalarında, Wagner’in Uçan Hollandalı’sında, Puccini’nin Madam Butterfly’ında olduğu gibi.

19. YÜZYIL BAŞLARINDA DÜNYA TARİHİ

18. yüzyılın sonunda ve 19. yüzyılın ilk yarısında dünyanın toplumsal yapısı, büyük bir değişim geçirir. 4 Temmuz 1776′da Boston’da (Kuzey Amerika), on üç koloninin Büyük Britanya İmparatorluğu’nun egemenliğine başkaldırısı ile bağımsızlığına kavuşması, Amerikan Bağımsızlık Hareketi’ni doğurur. Thomas Jefferson’un John Lock’un felsefesinden kaynaklanan “Doğal Haklar” kuramı, Aydınlanma çağına ışık tutmuştur. 1789′daki Fransız Devrimi ile yönetici sınıfın değişmesi ve burjuvazinin iktidara ortak oluşu, tüm Avrupa krallıklarını tedirgin etmiştir.

1790′lardan 1815′e dek süren Napolyon savaşları Avrupa’da karmaşa yaratmıştır. Müzik tarihinde Romantik dönem başladığında, Amerika Birleşik Devletleri Andrew Jackson çağını yaşamaktadır (1767-1845). Amerika Birleşik Devletleri’nin yedinci cumhurbaşkanı olan Jackson, katılımcı demokrasi fikrini yerleştirir. Rusya’da Çar I. Nikola 1825-1855 yılları arasında hüküm sürer. Avusturya’da Prens Metternich diplomatik yoldan verdiği savaşla merkeziyetçiliği savunarak özgürlükçü demokrasiye karşı durmaktadır. Fransa’da ülkenin son kralı Louis Philippe baştadır (1830-1848).

İngiltere’de IV. William’ın ölümüyle 1837′de tahta geçen Kraliçe Victoria 1901′e dek başta kalacaktır. Bu arada 1769′da Watt’ın buhar makinesini buluşuyla başlayan Endüstri Devrimi Avrupa’ya yayılmış, kimya, madencilik ve çeşitli mühendislik mesleklerini ortaya çıkarmıştır. Adam Smith (1723-1790), Ulusların Zenginliği başlıklı kitabını yayınlayıp modern ekonomi biliminin kurucusu olmuştur. 1830′da buharla işleyen ilk lokomotiflerle demiryolları doğmuş, böylece yöreler ve ülkeler arası ulaşım, iletişim artmıştır.

Büyük kentler gelişmeye, sanayileşmeye başlamıştır. Artık küçük kasabaların, köy yaşamının sessizliği yerine büyük kentlerin hızlı ve gürültülü yaşamı gündemdedir. Romantik sanatçı politik çalkantılardan ve toplum sorunlarından uzak durur. Beethoven, Komi Senfoni’siyle tüm insanlığı birleşmeye, kardeşliğe çağırmıştır. Oysa mekanikleşen 19. yüzyıl toplumunda sanatçı yaşamın gerçeklerinden kaçmayı, kendi sanatına sığınmayı yeğ tutar. Uluslararası, ortak kuralları sanata uygulamaktansa, ulusal ve özel bir sanat yaratmak peşindedir.

TOPLUM VE BİREY İLİŞKİSİ

Beethoven ile sanatçı, toplum içinde yeni bir işlev kazanmıştır: Sanatçı artık soylu aileler, prenslikler gibi küçük toplulukların hizmetlisi değil, yapıtlarıyla geniş kitlelerin sesi haline dönüşen bir kahramandır. Tarihin akışını, kendi özel yaşamı gibi müziğine işleyebilir. 19. yüzyılda toplum ve birey ilişkisi, besteci ve dinleyicisinin ilişkisine benzer. Özel müzik patronları ortadan kalkar; konser kurumları ve festivaller artar. Özenle eğitilmiş küçük bir dinleyici kitlesi, yerini eğitimsiz bir orta sınıf dinleyicisine bırakır.

Besteci, bir yanda küçük kitlenin istekleri doğrultusunda, sınırlı zevklere göre beste üretmekten kurtulmuş, dilediği özgürlüğe kavuşmuştur; öte yanda hiç tanımadığı geniş bir kitleye seslenebilme kaygısına kapılmıştır. Şimdi yükselen kişiler politikacılar, generaller bankerler ve sanayiciler olmuştur. Bu insanların sanata ayıracak çok zamanları yoktur. Besteci ve yönetici kitle arasında derin bir uçurum oluşur. Dinleyenine hiçbir zaman ulaşamadığını düşünen besteci, esin kaynaklarını kendi iç dünyasında aramaya başlar. Müziğini hemen kavrayan bir dinleyici kitlesi bulamadığından, onu elbet günün birinde değerlendirecek, şimdilik düşlerinde yaşattığı ideal bir kitle için beste yapmaya koyulur.

DÜŞLER DÜNYASI

Romantizm, “tanımlanamayan düşlem” olarak nitelenmiştir. Bilimde, bilgide yeni yöntemlerin getirdiği gerçeklere tepki olarak sanat, sınırların ötesinde, düşlere dalabileceği bir şeyler aramaktadır. Doğaüstü, bilinçsiz imgeleri, köktenciliğe, mantıksallığa yeğ tutar. Örneğin: Berlioz, Fantastik Senfoni’sinde olağanüstü düşlerini yansıtır.

Eğer sınırsızlık, soyutluk, gerçek dünyadan uzaklaşma gündemdeyse, müzik, sanat dalları arasında bu tanımı en iyi üstlenecek olanıdır. Ses ve ritimden oluşan temel öğeleri, elle tutulur dünyadan uzak, kendi soyutluğu içindedir. Böylece Romantik sanatçının belki de kendini en iyi anlatabildiği, yoğun duygularını en rahat yansıtabildiği sanat dalı, müzik olmuştur. Alman filozof Hegel (1770-1831), Estetik Dersleri’nde güzel sanatları sınıflandırırken maddeden arındıkça ruh ile örtüşmesi açısından müzik ve şiiri en yüce sanat dalları olarak ele alır.

Romantik çağın temel ruhu idealist olduğu kadar dünyasaldır. Hiçbir ünlü besteci, Kilise’ye hizmet için dinsel yapıt üretmemiştir. Örneğin: Beethoven’in Romantik özellikler taşıyan son dönem yapıtlarından Missa Solemnis, bir dinsel törene eşlik etmek için yazılmamıştır. Berlioz’un Ölüm Duası da öyledir. Bu dönemde Rönesansın Kilise müziği yeniden ilgi görür ve incelenmeye değer bulunur.

Aydınlanma çağında, 1780′lerde ortaya çıkan Fırtına ve Gerilim ya da Duyarlılık akımı, yaklaşmakta olan Romantizmin ilk habercisidir. Çağ sonunda ortaçağa, Gotik mimariye özlem, uzak çağlara olduğu kadar uzak yörelere ilgiyi de artırır. Örneğin: Uzakdoğu’nun gizemi, sanata egzotik bir yön getirir. Opera konuları mitolojik çağlardan esinlenmekte, ortaçağ tarihinde, destanlarda karakterler aramaktadır.

DOĞAYA ÖVGÜ

Kentleşmenin dışında kalan doğanın saflığı övülmekte, sanayileşmenin, örgütlenmenin, kalabalık kent yaşantısının getirdiği bunalımdan kaçan sanatçı, doğaya sığınmaktadır. Doğa, en güvenli sığınaktır. Doğaya övgü, resimde, şiirde ve müzik-de özel bir yer tutar. Besteciler doğa seslerini, doğa özelliklerini notalarına aktarırken müzikle resim yapmayı Romantik dönemin bir geleneği haline getirirler.

18. yüzyıldaki gibi yalnız güzelliğine tapınılan bir doğa değil, olduğu gibi her yönüyle, fırtınası, kışı, dikeni, bulutu, korkunç mağaraları, dev dalgası, yırtıcı hayvanıyla doğa sanatın her dalında işlenmektedir. Ve bu gizemli güç yanında, insanın varlığı küçülmektedir. William Wordsworth (1770-1850) şiirlerinde doğadan ayrı düşen insanoğlunun bunalımını duyurur.

DÜNYA ÇOKTUR BİZE

Dünya çoktur bize, er geç
Kazanır harcar, tüketiriz güçlerimizi
Az şey görürüz Doğa’da bizim olan;
Yitirdik gönüllerimizi, kötü nimet!
Aya göğsünü açan deniz;
Rüzgârlar, tüm saatlerde uğuldayan
Ve şimdi demet olan, uykulu çiçekler gibi;
Bunun için, her şey için, uymaz olduk;
Coşturmuyor bizi, -Büyük Tanrı!
Bir pagan olsaydım, aşınmış inançla besili,
Durup bu güzelim çayır üzerinde,
Bakışlarım daha az umarsız olabilirdi
Görebilirdim denizden yükselen Proteus’u
Ve koca Triton’un duyabilirdim bahar süslü borusunu

AMATÖR YORUMCU YERİNE VİRTÜÖZ YORUMCU

Klasik dönemde her iyi ailenin, her soylu ailenin üyesi bir çalgı çalarak yetişir. Lavtadan klavsene, klavikorda, sonra da piyanoya kayan bu özellik, çağlar boyu sürer. Amatör müzikçiler için ünlü besteciler özel olarak beste yazar. 19. yüzyılda ise artık ne amatörlerin çalabileceği kolaylıkta yapıt bestelenmektedir, ne de amatörler, bestecinin karmaşık tekniğini çözebilecek beceridedir. Böylece çalgısının ustası olan virtüöz yorumcular ortaya çıkar.

Besteciler, iç dünyalarının karmaşasını anlatmak için armoni ve kontrpuan kurallarını zorlamakta, çalgıların tını sınırına varmaktadır. Romantiklerin yorumculuğu Bach ya da Mozart zamanının virtüöz yorumculuğuna benzemez. Chopin’in, Liszt’in ve Paganini gibi şeytana benzer bir besteci-yorumcunun harikalar yaratan çalış tekniği, dönemin ölçütü olmuştur. Bu besteciler çalgılarının olanaklarını çok iyi tanıdıklarından, kendi parlak yetenekleriyle çalgının sınırlarını zorlayan besteler yaparlar. Bütün bu parlak yorumlar büyük konser salonlarında, her çeşit insanın dinlediği ortamda gerçekleşmelidir.


Tarih 18 Mayıs 2010
  1. One Response to “Müzikte Romantik Dönem”

  2. By buse on Nis 18, 2011 | Reply

    çok güsellllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllll

Yorum yazın