Roma İmparatorluğu tarihi

Roma İmparatorluğu tarihi
Eski Roma’da Augustus’tan (M. ö. 27) Batı imparatorluğunun batışına kadar (M.S. 476) en yüksek iktidar mevkiinde bulunanlar bu adla anılırdı.

M.S. I. yy.da, Roma cumhuriyeti kurumlan, birbirini takip eden askerî diktatörlükler (bugünkü anlamda) yüzünden bozuldu. Sezar, krallık rejimini yeniden kurarak kral olmak istedi, fakat sadece kral

i sözünü duymak, Romalılarda ya dehşet (Tarquinus’lann hatırasıyle) ya da küçümseme duygusu (Roma’nın bağımlısı olan helenistik çağ kralları yüzünden) uyandırıyordu; Sezai’m bu niyeti hayatına mal oldu (M.ö. 44). Yeğeninin oğlu Octavianus daha temkinli çıktı. Senatonun ricasıyle yüklendiği yetkiler, bir romalı yüksek memurun yetkileri kadardı, ancak süreyle ve görev bölgesiyle sınırlanmış değildi. Bu yetkiler şunlardı: tribunus’luk gücü (hâkim kararlarını veto hakkı, davalarda müdahale hakkı); prokonsüllük gücü (ordu ve ordu birliklerinin işgalindeki eyaletler üstünde tam yetki); dinî başkanlık gücü (Roma dinî yöneticiliği); barış yapma ve savaş açma hakkı (lex de imperio Vespasi-ani); aday gösterme hakkı; siteyi verme ve sömürge kurma hakkı. Octavianus’un karmaşık bir unvanı vardı: «imperator» önadı (bundan «imparator» kelimesi türe-yecektir); üvey babasından tevarüs ettiği Caesar lakabı; M.ö. 27’de senatonun verdiği Augustus (kutsal) lakabı. Nazarî olarak Augustus, en yüksek, yani birinci memurdur (lat. princeps, birinci; bugün kullanılan «prens» kelimesi bundan türemedir); bu yüzden tarihçiler bu rejime principatus adını verirler. İktidar, imparator ile senato arasında bölüşülmüş kabul edilirdi; nitekim senato, Roma’nın, İtalya’nın silâhsızlandırılmış eyaletlerinin denetimiyle hemen hemen evrensel olan sena-tus-consultum yetkisini elinde tutmaktaydı. Octavianus zahmetli, fakat güvenilmez uz-laşmasıyle yeni bir rejime, yani imparatorluğa ait kurumların temelini attı. Fakat bu rejim tanrılık hakkı kullanan bir zorbalık idaresi yönünde durmadan gelişti; nitekim her şey bu gelişmeyi zorunlu kılıyordu; fetihlerden doğan bu dev imparatorluk için gerekli olan güçlü bir iktidar; doğu milletlerinin hükümdarlarını çok eski bir alışkanlık gereğince (o dönemdeki an-lamıyle) bir tanrı saymaları. Daha o zamanlar, Augustus’a tapınılmaktaydı. Halkın gönlünden gelen bu şükran duygusunu imparatorluk siyaseti geliştirerek teşkilâtlandırıyordu. ölen imparator kutsallaştırılır, tanrı ilân edilirdi. Senatoda veya geleneksel yüksek memurlar kadrosu içinde beklediği işbirlikçileri bulamayan Augustus, kendisine körü körüne bağlı, bir memur sınıfı (praefectus) yaratma ihtiyacını duydu. Haleflerinden birinin zorbalığa hevesli veya akılca dengesiz olması, rejimin alabildiğine zorbalık idaresine dönüşmesine yetti. Daha sağlıklarında tanrı adını almak isteyen Caligula (37-41), Neron (54-68) veya Domitianus’tan (83-96) sonra insan hayatını hiçe sayan zorbalara karşı senato şiddetli bir tepki gösterdi. Fakat II. yy.m iyi imparatorları olan Antoninus’lar, tanrılık iddiasında bulunmamakla birlikte, senatonun siyasî rolünü sıfıra indiren mut-lakıyetçi hükümdarlardı, III. yy.da sınır-larda beliren tehlike, toplum içinde orduya baş mevkiyi verdi. Askerleri tarafından iktidara getirilen imparator, çok defa, kısa ömürlü bir gasıptı, fakat yine de tanrıların yeryüzündeki temsilcisi olarak önünde secde edilir, hil’atinin eteği öpülür, adoratio, Dominus et Deus (Efendi ve Tanrı) hitabıyle selâmlanırdı; tarihin

o zamanlar yerleşen bu rejime dominatus adını vermesi buradan gelir. Taht gasıp-lığı (III. yy.da yüz kadar görüldü), bir yandan orduların müdahalesi öte yandan da çoğu iyi imparatorların öz evlât yetiş-tirememiş olmalarıyle izah edilir; bu sebeple saltanatın babadan oğula geçmesi fikri yerleşemedi, imparatorların yükünü hafifletmek, iktidar gasıplannın heveslerini kırmak için, Diocletianus (284-305) tetrar-şi’yi («dörtlü yönetim») kurdu; yanında kendi gibi «Augustus» unvanını taşıyacak bir ortak aldı, Augustus’lardan her biri kendine bir yardımcı (Sezar) seçti; yirmi yıl sonra Augustus’lar görevden çekildiler ve yerlerini Sezar’lara bıraktılar. İktidar ortaklarının oğulları olduğu halde, Dioc-letianus irsiyet yoluyle hükümdarlığı kabul etmedi: taht gasıplığı, kurulan düzeni bozdu.
İmparatorluğun birliğini 323’te yeniden kuran Constantinus (306-337) hıristiyan imparatorlar dizisini başlattı. Hükümdar Hıristiyanlığın arius’çu şeklini kabul ettikçe, hıristiyanlaştırma monarşinin kutsallığı konusunda bir değişiklik yapmış olmuyordu; zira Arius’çuluğa göre hükümdar, Tanrı ile uyrukları arasında dünyevî aracı sayılıyordu; Constantinus tam bir hanedan kurdu ve hükümdarlıkta irsiyet esası böyle yerleşti. İmparatorluk yeniden bölündü; Doğu ile batı arasında kopma Theodosius’un ölümünden (395) sonra kesinleşti. Doğu imparatoru, doğulu bir yunan devletini yönetiyordu, bu devletin adından başka romalı-lığı yoktu (Bizans imparatorluğu). Batı imparatorunu koruyan barbar kabileler roma eyaletlerini işgal ettiler. 476’da, İtalya’da oturan Odoaker adındaki barbar başbuğ, İstanbul’a tek imparatorun yeteceğini ileri sürerek son Batı imparatoru Romulus Au-gustulus’u tahttan indirdi. Charlemagne, 800’de (Karolenjler imparatorluğu), Otto I 962’de (Kutsal Roma-Germen imparatorluğu) Roma imparatoruğunu yeniden kurduklarını sandılar. Bu tılsımlı adı bambaşka üslûptaki siyasî kuruluşlara vermelerinin sebebi, roma dünyasını yüzyıllar boyu huzur içinde yaşatmış olan mutlakıyet idaresinin, Ortaçağı hatırasıyle büyülemiş olmasındandır. Dünyayı Eski Roma’nm barış ve huzur içinde selâmete kavuşturmakla görevli böyle bir otokrat ve hıristiyan hükümdar anlayışı Doğu’da da sürüp gitti: rus imparatorları Eski Romalıların sezar unvanını alıp çar haline getirmekle, kendilerini I. ve II. Roma’nm mirasçıları saydılar; son Bizans imparatoru Konstan-tinos XI Palaiologos’un yeğeni Zoe Palaiologina ile Moskova büyük dükü İvan III’ü evlendirerek bu manevî soy bağlantısını somut yoldan da gerçekleştirdiler. Bu durum, Rusya’da saray teşrifatının pek az bir değişiklikle 1917 yılma kadar neden devam etmiş olduğunu açıklar.
— lkonogr. Roma imparatorlarının yüz hatları, Avrupa’nın birçok müzesinde bulunan çok sayıdaki büstten, ayrıca da, Cons-tantinus devrine kadar tam bir gerçekçilikle çizilmiş mükemmel portrelerin yer aldığı madenî paralardan tanınmaktadır. Bizans imparatorları, kendi zamanlarında yapılmış mozaik fildişi ve elyazması gibi e-serler üzerinde sık sık görülürler; çevreleri saraylarının bütün debdebesiyle sarılmıştır. Karolenjler, sonra da Germenler minyatürlerde, boyalı portre resimlerinde ve mezar heykellerinde temsil edilmişlerdir. Ortaçağ sonunda ve Rönesansta içinde Roma imparatorlarının resimleri bulunan madalyon dizileri, binaların iç süslemesinde kullanıldı (Venedik’te Dukalar sarayı, Roma’da San Pietro katedralinin tunç kapıları, Londra’daki Hampton Court sarayı). Batı’da imparatorluk işaretleri, genellikle, küre ve haç tepelikli tam taç ile harmani, asa ve madenî toptan ibarettir.
— Tar. Roma inciri, Roma’da Forum’un ortasında yetişen yabanî incir. (Geleneksel inanışa göre Romulus ile Remus bunun altında Kurt’un memesinden süt emmiştir. Ağaç birçok defa yenilenmiştir, ama her defasında ağacın ölmekte olduğunu gören boş inançlılar kaygılanmalardır.) || Roma oyunları veya Büyük oyunlar, ihtiyar Tarquín tarafından Jüpiter şerefine düzenlenen ve belki de IV. yy.da her sene yapıldığı için bu adı alan oyunlar. (Roma oyunları, eylülde yapılır ve günlerce sürerdi: Augustus devrinde on altı, Geç imparatorlukta dört gün süren oyunlar, bir geçit resmini, yarışları, beden hareketlerini, güreşleri ve gösterileri kapsıyordu.) [-> Bibliyo.] (L) çevesinin büyük ölçüde dışına taşarak yeıi birçok defa değişmiştir. Aniene ile kavuştuktan sonra ırmak, monte Mario (146 m) ve Gianicolo arasında dar bir ovada akar; sol ve sağ kıyıda uzanan ve Roma yaylası da denen bu ova, ırmağın yukarısında çıkıntılarla veya birbirinden ayrı tümseklerle son bulur. İlk yerleşilen tepeler (Campi-doglio [59 m], Palatino [51 m] ve Aventino [42 m]) ırmağa doğrudan doğruya hâkimdi; bu tepeler sonradan forumların ve sitenin savunmasında işe yaradı. Şehir yüzyıllar boyunca Capitolium’un kuzeyinde, sol kıyıda, Tevere’nin geniş büklümü içinde ve 15-19 m yükseltideki alüvyon ovasındaydı. Bütün Oıtaçağ boyunca ve 1871’e kadar şehrin batı sınırı Sant’Angelo şatosu ve San-Pietro ba-zilikasıydı; vâdinin geri kalan kısmına ancak 187rden sonra, birçok evrede yerleşildi: ırmağın Sant’Angelc şatosunun kuzeyindeki sağ kıyısına XIX. yy. sonunda, Aventino’-nun güneyindeki sol kıyıya ise ancak 1920-1930 arasında. San Paolo’nun güneyindeki her iki kıyıya ancak 1950’den sonra yerleşildi. Vâdinin yukarısında sağ kıyı, sarp ve düz yamaçlar meydana getirir. Şehrin gelişmeye en elverişli kesimi, Tevere ve Aniene arasında 50-60 m yükseltide iyice genişleyen sol kıyı yaylasıdır; bu yayla Pincio’da vâdinin yanında ansızın 3 m yükselir, ama Te-vere’ye ulaşan talveg’ler, Quirinale ve Ce-lio’ya (Caelius) geçit verir.

• Nüfus. Roma İdarî bakımdan üçe ayrılmıştır: Aurelianus suılarıyle sınırlanan merkez 22 rıom’den meydana gelir; 1911’de kurulan, 1951’de sayıları 18’e, 1961’de 35’e ulaşan quartiero’lar ilk aylayı çizer; 1926’da kurulan suburbi’lerin sayısı ll’den (1951) 6’ya (1961) inmiştir; daha ötede Roma’nın geri kalan kısmı Agro Romanc’da uzanır. Banliyöleriyle birlikte 150 760 ha olan yü-zölçümün 20 860’ı şehre aittir.

1871’de 213 000 kişi olan nüfus, doksan yılda dört kat arttı. Bununla beraber bu artış düzenli olmamıştır ve çok yoğun üç nüfus gelişmesi dönemi ayırt edilir: 1871-1891 arasındaki dönemde yıllık artış yüzdesi hep yüzde 2,8’in üstündeydi ve 1891’de Roma’nın nüfusu 386 000 kişiyi buldu; bu artışın sebebi İtalya’nın yeni başkentinin göçmen dalgalarını çekmesiydi. Mussolini’nin Roma’yı yüceltmesi 1921-1941 arasında yeni bir dalgaya yol açtı ve yıllık artış yüzdesinin 3,5’in üstünde olması nüfusun yeniden iki kat artmasına yol açtı (1941’de 1 403 000 nüf). 1951-1961 Arasında şehrin nüfusu 509 000 kişi daha çoğaldı; artış yüzdesi yüzde 3’tü, 1957’ye kadar tabiî nüfus artışı yüzdesi genellikle binde 10’un altında kaldı ve nüfusun genel artışının yüzde 75’ini göçler sağladı. Bugün en çok göçmen İtalya’nın güney bölgelerinden gelir; 1959’da halkın yüzde 13’ü-nün Kuzey İtalya’dan gelmesine karşılık, yüzde 44’ü Orta İtalya’dan, yüzde 40’ı Güney İtalya ve adalardan, yüzde 3’ü de yabancı ülkelerden gelmiştir.
likle Appia Nuova boyunca uzanıyordu; sağ kıyıda Vatikan’ın bulunması, şehir gelişmesini uzun süre engelledi; önemli inşaatlar kuzeye doğru, monte Mario eteğinde uzanan Prati ile Trastevere’nin güneyinde kurulan Monteverde semti idi.

Bu dönemde yeni dış çekirdekler de kuruldu: Mussolini’nin merkezden uzaktaki ucuz topraklara kurdurduğu borgato’larm yolları iyi değildi ve mesken şartları çoğunlukla kötüydü. Bazıları (Prenestina, Tiburtino, Tru-
lo, Primavalle) bugüne kalmıştır. Merkezden uzakta daha özenle yapılan bütünler de gelişti: monte Sacro’da,, Aniene’nin ötesinde, hükümetin 1925’te aldığı bir kararla ve tepenin eğri çizgilerinden yararlanarak bir bah-çe-şehir kuruldu. Casilina’daki Centocelle semti boş ve oldukça geniş bir arazi şeridiyle uzun süre şehirden ayrı kaldı.

1945’ten sonra bina yapımı şaşırtıcı derecede çoğaldı: 1945-1958 arası 582 000 iskân izni verildi; bu, yüzde 56,5 oranında bir artış demekti. Şehir hep merkez çevresinde olmak üzere her yöne doğru genişledi: şehir sınırları «borgata»lara ulaştı ve taştı; boş yerler dolduruldu; o tarihe kadar tercih edilen doğu yayı dışında şehir, Cansia boyunca kuzeye doğru, Aurelia boyunca batıya doğru ve Ostiense boyunca güneye doğru genişledi; güneydeki bu bölge (1942 Dünya sergisi burada açıldı), bugün bir mesken ve iş merkezi haline gelmiş, 1960 Olimpiyatları tesisleriyle daha da genişlemiştir. Kamu hizmetlerinden yararlanan mahallelerin yüzölçümü 1951-1958 arası yüzde 29 oranında arttı. Yeni semtlerin gelişmesine paıalel 0_ larak halkın dağılımı da değişti: şehrin merkezi çevre semtler lehine boşaldı.

Böylece Roma’nın merkezinde bir «site» meydana gelmektedir; ama sokakların darlığı ve merkez semtlerindeki inşaatlarının yoğunluğu, iş merkezinin yoğun trafiğini ciddî bir şekilde engellediğinden yöneticiler bü olaya karşı mücadele etmektedir.

• Şehir yapısı. Roma şehri bugün şehrin merkezi etrafında 1870’te kurulan aylalardan meydana gelir, sokaklar dardır. Nüfus yoğunluğu çoktur; hektar başına 600 kişiyi, hattâ Trastevere’de ve Navona ile Tevere arasında 1 000 kişiyi aşar; halkın ortalama yaşı çok yüksek, tabiî nüfus artışı çok düşüktür; meslekî dağılımda ticaret ve zanaatçılık ağır basar.

Bu aşırı kalabalık semtlerin çevresinde yönetim daireleri, bakanlıklar (porta Pia’ya oğrdu), Quirinale, büyük bankalar, büyük şirketler ve büyük mağazalar toplanmıştır; piazza Venezia, porta del Po, porta Pia ve Ternini gan arasındaki bütün, Dünya sergisi semtindeki bina yapımlanyle merkezden ayırılmağa çalışılan bir iş ve ticaret semtidir. Merkezden uzaklaştıkça mahalleler yenileşir. Gelişme her yönde aynıdır: 1871-1914 arası bir merkez avlu çevresinde inşa edilen büyük blok apartmanlar kare şeklinde bir plana uygun olarak birbirine bitişiktir (Prati’de via Saîaria ile Nomen-tana arasında, via Appia nuova boyunca). Daha ötede, faşizm döneminde taş yerine beton kullanılarak inşa edilen çok katlı yapılar da aynı üslûba uygundur; fakat yüksekliği 19 m’yi aşmayan bahçelerle çevrili evler (palazzine) biraz değişiktir. En yeni semtlerde bütün büyük şehirlerde görülen modern bloklar yükselir.

Aurelianus surlarının dışında birçok kısım ayırt edilir. Trionfale ile Tiburtina arasında kuzey quartiero’ları varlıklılar semtidir: bu kesimde yeşil saha çoktur (villa Borg-hese, villa Savoia); meskenler geniş ve konforludur (mesken başına 3,75 odadan çok); meslekî yapıda ticaret, yönetim ve serbest meslekle uğraşanlar ağır basar.

Tiburtina’dan Portuense’ye kadar uzanan semtler, mütevazı görünüşlü halk semtleridir; günden güne azalmakta olan boş araziler ortasında çağlar boyunca yapılmış birçok ev» aşın kalabalık gecekondularla yan yana uzanır; meskenlerin hepsi 3,75’ten bazıları 3’ten daha az odalıdır; nüfus yoğunluğu burada bazı kısımlarda merkezdekinden (porta Maggiore yakınında hektar başına 1 765 kişiye yakın) daha çoktur. Nüfus gençtir (yüzde 351i 21 yaşından küçük), ama yoğunluklar San Pietro dışında pek ender o-larak yüksektir. SuburbVlerdeki kenar kesimler hep hareket halindedir; burası en genç nüfusun (yüzde 42,5’i 20-21 yaşından küçük) yaşadığı kısımdır; mesken başına o-da sayısı düşüktür (her yerde 3’ten az); faal nüfusun yüzde 55’inden çoğu memurdur. A-ma nüfus yapısı dıştan veya şehir merkezinden yeni gelenlerle sürekli olarak değişmektedir.
geldi. Bu tepeler, Etruria’yı Campania’ya (sefere pek elverişli olmayan Tevere’nin üstündeki Sublicius köprüsü) ve Orta Apen-ninler’i kıyıya (tuz yolu) bağlayan iki büyük yolun kesiştiği noktaya hâkimdi.

Efsaneye göre, Romulus’un sınırlarını karasabanla çizdiği Roma (Roma quadrata), M. ö. 753’te, Palatium tepesinde kuruldu. Kısa süre sonra da çobanlarla dilencilerden meydana gelen ve sayılan hızla artan halk, sonraları kurutulan (Cloaca maxima) ve üzerinde nnznr veri (Forum) kuruları küçük ve bataklık ovalar arasındaki yakın tepelere yerleşti (bu tepelerin en yükseği, Jüpiter kültünün başlıca merkezi oldu). M.ö.
VII. yy.m ikinci yansıyle M.ö. 509 arasında şehre hâkim olan Etrüskler, Roma’nın ilk teşkilâtlanmasında büyük rol oynadı. U-zun bir surla korunan ve müstahkem bir kalesi (capitolium) bulunan Roma, 509’a doğru Etrüsk krallarını kovdu, Latium’daki halklara boyun eğdirdi ve M.ö. 390’da Gal-yalılarm saldmsma başarıyle karşı koydu. Ama içte birlik uzun süre sağlanamadı: şehrin yönetimini düzenleyen cumhuriyetçi kuruluşlar en eski ailelerin (patriciatus’ların) elindeydi; sonradan gelen aileler de pleb-leri meydana getirdi ve bunlar Patriciatus’-larla eşit haklara sahip olabilmek için iki yüzyıldan çok mücadele ettiler (lex Horten-sia, M.ö. 287).

O tarihten sonra Roma, Orta İtalya’nın en güçlü şehri oldu.^Antlaşmalarla (foedus) Orta İtalya’nın büyük bir kısmını kendine bağladıktan sonra Kartaca’yı yendi (Pön savaşları, M.ö. 264-146). Büyük bir donanma kurduktan ve güçlü bir imparatorluk haline geldikten sonra Akdeniz kıyılarında fetihlere girişti.

• İlkçağ dünyasının başkenti Roma (M.ö. I. yy.-M.S. IV. yy.). Bu fetihler şehirde değişikliklere yol açtı: ilk halkı olan asker-köylülerin tükenmesi, birçok yabancının şehre göç ederek beslenme konusunda yeni ihtiyaçlar yaratması, yeni bir işadamları sınıfının (şövalyeler) gelişmesi, yunan medeniyetinin ağır basması. Ama Roma’ya has özellikler ortadan kalkmadı ve bu sayede Romalılar, fethettikleri toprakları elde tutmayı başardılar. İmparatorluğu merkezi Roma şehri olan bir siteler federasyonu şeklinde teşkilatlandırdılar; farklı yasalarla yönetilen bu siteler, zamanla Roma şehrinin bütün haklarına sahip olabiliyorlardı.
Buna karşılık, imparatorluğun M.S. Il.yy.a kadar devam eden gelişmesi, roma halkının hükümranlık haklarını imparatora devretmesine yol açtı (I. yy.m sonu). O tarihten sonra Roma, artık Roma devleti olmaktan çıkarak bu devletin fiilî başkenti haline geldi. Bu dönemin en parlak çağını yaşadığı Antoninus’lar zamanında (M. S. II. yy.) şehir, nüfusu bazı bilginlere göre 1 milyon kişiyi bulan büyük bir yerleşme merkezi oldu. Bu büyük merkezin içinde fakirler çok katlı yapılarda (insulae) birbiri üstüne yığılmışçasma yaşıyor, buna karşılık zenginler her biri gerçek birer saray olan bahçeli büyük evlerde o-turuyorlardı. İmparatorluk sarayı Palatium tepesindeydi; çok geniş bir yol şebekesi şehri imparatorluğun bütün illerine bağlıyordu. Denizyolu ulaşımı ve iaşe ihtiyaçları ise Tevere’nin ağzındaki Ostia limanıyle sağlanıyordu. Şehrin suyu, su kemerleriyle A-penninler’den getiriliyordu. Şehir valisi, annona valisi ve vigiller ihtiyaçların sağlanmasını düzenler, praetorlar da denetim görevi yaparlardı. Halk, büyük imparatorların eski cumhuriyetçi Forum’un yakınına diktirdiği anıt ve heykellerle süslü çeşitli forumlarda toplanırdı. Seçkin tabaka ise, yargılama yeıi olarak da kullanılan bazilikalarda avukat’larm nutuklarını veya okuma (re-citatione) salonlarında filozofların konferanslarını dinlerdi. En büyük topluluklara, tiyatroda, sirkte, gladyatör oyunlarında (Flavius’ların Colosseum’u) kazanılan zaferler dolayısıyle yapılan geçit törenlerinde rastlanırdı. Bu törenler sırasında, her imparator, askerlerden, savaş esirlerinden ve e-le geçirilmiş ganimetlerden meydana gelen bir alayın başında, alçak kabartmalar ve yazıtlarla süslü bir zafer takının altından geçerek Kutsal Yol’dan ilerler ve Jüpiter’e saygılarını sunmak için Capitolium’a çıkardı. Hâkimiyeti bütün Eski Dünya’ya yaymış olan Urbs (en üstün şehir), gerek Doğu’nun gerekse Batı’nın insanlarına ve ürünlerine ve tanrılarına kucak açarak (Mars alanında Pantheon’un kurulması) dünyanın birliğini ve insanların birbirleriyle kaynaşmasını sağlamağa çalıştı. Dea Roma adiyle kutsallaştırılmış olan şehrin amacı, bu birliği kendi öz kültü olan Roma ve Augustus kültüne dayandırmaktı.
Ama fetihlerin durması (M.S. II. yy.) vo sınırlarda Germenlerle Parth’lann baskıları sonucunda şehir, çevresi 18 837 m’yi bulan Aurelianus surlarının içine çekildi.

Kısa süre sonra (III. yy.m ikinci yarısı) imparatorlar sınırlara yakın olmak için şehirde oturmamağa başladılar. Bu arada Cons-tantinus Roma’ya iki büyük darbe indirdi: Hıristiyanlığı imparatorluğun resmî dini ilân

ederek Roma kültünün yıkılmasına yol açtı ve 324’te İstanbul’u kurarak ikametgâhı haline getirdi.

İmparatorun merkezi olmaktan çıkan Roma,

o tarihten sonra Batı Roma imparatorluğu (384-476) içinde gitgide gerilemeğe başladı. Bu durum, .Roma’nm Alarik’in Vizigotları (410), Geiserich’in Vandalları (455) ve Ri~ cimer’in Süevleri (472) tarafından yağma edilmesine kadar sürdü. Germenlerin yakıp yıktığı şehir, ostrogot kralı Totila ile Justi-nianus’un generali Belisarios arasında çekişmelere yol açtı ve 547’de bir aydan uzun süre boşaltıldı.

• Hıristiyan dünyasının başkenti Roma (IV -XIX. yy.). Nüfusunun pek az kısmı geri dönen şehirde, bütün Batı şehirlerinde olduğu gibi yönetim piskoposun eline geçti; piskopos, kilisenin geniş toprakları sayesinde iaşe meselesini halletti ve dinî otoritesiyle şehri saldırılardan korudu. Roma piskoposu, İsa’nın ölümünden kısa süre sonra Paulus ile birlikte Roma dünyasının başkentinde Hıristiyanlığı yaymak için şehre gelen ve Ne-ron zamanında işkenceyle öldürülen Petrus’un halefiydi. Hıristiyanlık, yahudi ve doğulu çevrelerden başlayarak, zulümlere rağmen gelişti. Bazı hıristiyanların evlerinde gizli gizli toplanmak, katakomplara sığınmak ve ölülerini katakomplara gömmek zorunda kaldıkları iki uzun yüzyıldan sonra, Constantinus zamanında (imparatorun İstanbul’a yerleştiği ve Batı’daki bütün haleflerinin Ravenna’yı başkent olarak seçtikleri sırada) Hırıstı>anlık dt\lcl dıııı iıalı ne geldi.
Bu yüzden, «papa» adiyle anılan Roma piskoposu şehrin başlıca kişisi oldu. Piskopos, katedralinin (San-Giovanni-in-Laterano) yanında oturur, kilisesinin işlerini diyakozları aracılığıyle yönetirdi. Diyakozlar, komşu küçük şehirlerin piskopos kurulları (subur-bicarius) ve başlıca ruhanî çevreleri yöneten papazların yardımıyle malî işleri yürütürlerdi. Bu piskoposlar, papazlar ve diyakozlar Roma kilisesinin kardinalleriydi. Onların teşvikiyle, gizli kilise olarak kullanılmış evlerin ve Hıristiyanlık öncesi tapınakların yerlerinde birçok kilise yapıldı. Bu kiliselerin en meşhuru surların dışında,Vatikan’da Aziz Petrus’un gömüldüğü sanılan mezarlığın yerinde yapılmış bazilikadır. A-ma papa, gerek Roma’daki, gerek dünyadaki gerçek otoritesini, Kadıköy (Khalkedon) konsilinde (450-451) bütün Hıristiyan kilisesinin beş başpiskoposunun en büyüğü olarak kabul edilmesiyle ve Büyük Leo’nun, Attilâ’yı Roma’yı yağma etmeden İtalya’dan çekilmeğe ikna etmesiyle kazandı (452).

Roma büyük devlet adamlarının sonuncusu papa Büyük Gregorius (590-604), Hıristiyanlık öncesi Roma’nm mirasçısı olan hıristi-yan Roma’nm, latin dünyasında ruhanî merkez haline gelmesinde önemli rol oynadı.

VIII. yy.’da, Lombardlarm tehdidi karşısında papa Kilise devletlerinin kurulmasında kendisine yardımcı olan Kısa Pepin (754 ve 756) ile Charlemagne’ın (774) desteğini sağladı. Hıristiyan dünyasını kilisenin cismanî iktidarına yöneltmek için mülkî bir güç arayan papa Leo III, 25 aralık 800’de Char-lemagne’a San Pietro kilisesinde imparatorluk tacı giydirdi. O tarihten sonra, bütün Ortaçağ boyunca üç ayn güç, şehrin üstünde hâkimiyet iddiasında bulundu: Pepin ile Charlemagne’ın yaptıkları bağışa dayanan papa, şehir başkenti olduğu, orada imparatorluk tacı giydiği ve kendini ilkçağ imparatorlarının halefi saydığı için imparator ve bir zamanlar dünyaya hâkim olduğunu, im-paratörlann güçlerini kendisinden aldığını hiç bir zaman unutmayan roma halkı.

San Pietro ile Vatikan’ın Sicilya’dan gelen Sarazen’ler tarafından yağma edilmesi (846) üzerine, zayıflamış olan Karolenjlere artık güvenemeyfcceğini anlayan papa, Tevere, Trasteyere ve Sant Angelo şatosu arasını birleştiren ve Vatikan’ı kuşatan yeni bir sur yaptırdı. Bu dönemde şehre, üyelerinden bazılarını papa seçtirmeyi bile başaran birkaç büyük aile (Theophylaktos ve Marozia; X. yy.da Crescenzi’ler; XI. yy.m başında Tusculum kontları) hâkimdi. 962’de imparatorluğun yeniden kurulması ve Otto Fin tahta çıkması Roma’da imparatorluk otoritesini yeniden geçerli hale getirdi. (Heinrich

III, 1045-1056 arasında dört kişinin Papalık makamına geçmesini sağladı.) .Ama bu durum büyük aileleri ortadan kaldırmadı ve bu aileler, eskiçağ binalarını müstahkem kaleler haline getirerek kilisenin denetimini ellerine geçirmeğe çalıştılar. Bu arada büyük din ayrılığı, papanın latincc konuşmayan hıristiyanlar üzerinde otoritesini kaybetmesine yol açtı.
Papalık ve Kutsal imparatorluk arasında çıkan çatışma Roma’ya yeni bir darbe vurdu. Gregorius VlI’yi Sant Angelo şatosunda kuşatan Heinrich IV’ün kumandasındaki askerlerin eline geçen Roma’yı Roberto Gu-iscardo’nun Normanları geri alarak papayı kurtardılarsa da, şehri üç gün yağmaladılar (1084). Buna rağmen, Lorraine ve Cluny manastırlarından doğan reformcu hareket sayesinde imparatorun elinden kurtulmayı başaran papa, Birinci Haçlı seferinin başarısından yararlanarak otoritesini yeniden kazandı ve bütün latin Hıristiyanlığının manevî önderi durumuna geldi. Bu sayede, imparatorun şehir üstündeki hak iddialarına ve Roma’da taç giymek amacıyle giriştiği her teşebbüse karşı koyabildi. Beş evrensel konsilin (1123, 1139, 1179, 1215 ve 1512-1517 Laterano konsilleri) toplandığı yer ve ln-nocentius III devrinde bütün kiliselerin merkezi olan Roma, Aziz Petrus ve Aziz Paulus’un mezarlarını birçok hıristiyanm ziyaret etmesi sayesinde büyük önem kazandı ve zenginleşti.

Zenginleşmekte ve gelişmekte olan şehrin halkı, İtalya’nın öbür şehirlerinin halkları gibi muhtar olmak istiyordu. Ama XII. yy.da, papa, kendine ait bir toprağı olmazsa ruhanî iktidarının tehlikeye düşeceğini sanıyordu. Gerçi Brescia’lı Arnoldo’nun başlattığı bir ayaklanma, 1144’te bir komün meclisi (üyelerine senatör adı veriliyordu) kurulmasına yol açtı; fakat büyük ailelerin (Frangipani, Pierleoni, Savelli, Conti ve daha sonraları da Gaetani, Orsini ve Co-lonna) yönetimini ele geçirmek için çekiştikleri bu komün, İktisadî temeli olmadığı için papaya sürekli olarak karşı çıkamadı; Campagna Romana’nın ortasında yer alan ve nüfusu sıtma yüzünden azalan şehirde sanayi de, ticaret de gelişmemişti ve bankacıları ancak Papalık sarayıyle hıristiyan hacılar sayesinde varlıklarını sürdürebiliyor-lardı. 1300’de Bonifacius VIII tarafından Jübile’nin kurulması Romalıları zenginleştirdi. Ama Papalığın Avignon’a taşınması (1309 -1376) nüfusu 35 000’e düşen şehri büyük ölçüde yoksullaştırdı ve bu durum şehirdeki refahın papaya bağımlı olduğunu ortaya koydu. Bundan dolayı, Papalıkla Roma komünü arasındaki çekişmelere (en önemlile-

rine 1347’de Cola di Rienzo sebep oldu) rağmen Romalılar papanın hâkimiyetini kayıtsız şartsız kabul etmek zorunda kaldılar. Ama 1378-1417 arasındaki büyük din ayrılığı (skhisma) yüzünden Roma gerçekte ancak 1420’de yeniden fiilen Kilisenin başkenti haline gelebildi. O tarihte Martinus V şehrin senyörii olarak Roma’ya girdi. Komünün başındaki üç muhafızla bir senatörün görevlerine devam etmelerine rağmen, gerçek iktidar papanın valiliğe tayin ettiği kardinaldeydi. Papanın dünya kiliselerinin gelirlerinden vergi alması şehri zenginleştirdi. Bundan sonra, papalar sürekli olarak Vatikan’da yaptırılan sarayda oturdular. Bu sarayda Nicolaus V, Vatikan kütüphanesini kurdu ve Sixtus IV, XV. yy. sonunda ilk sanat eserleri derlemesini meydana getirdi. Şehre Bramante, Michelangelo ve Raffael-lo’yu çağıran Julius II, XVI. yy. başında Roma’yı Floransa’da başlamış olan sanat rönesansınm merkezi haline getirdi. Bu arada, Poggio gibi bazı papalık kâtipleri üniversitenin 1303’te kurulmasına rağmen henüz bir fikir merkezi haline gelememiş olan şehirde hümanist bir topluluk yarattılar. Roma’nm Kari V’in askerleri tarafından yağmalanması (1527) büyük yıkıntılara yol açtı. Ama papalar şehri eski şeklini değiştirerek yeniden kurdular; Capitolium meydanını yeniden düzenleyen Michelangelo, yüzyılda bitirilebilen San Pietro bazilikasının yapımına başladı. Bu arada kardinaller yeni saraylar yaptırdılar (Farnese, Cancelleria). Sixtus Quintus döneminde, şehrin içinde büyük anayollar açılması ve birçok çeşme ya-pılmasıyle Roma modern görünüşünü kazandı (1585-1590).
Gerçekten. Trento konsilinden beri veni bir anlayış ortaya çıkmıştı. Protestanlıkla savaşın merkezi haline gelen Roma, cizvitlerle oratorium’culan şehre kabul etti ve mücadelelerinde onlara yardımcı oldu (Roma engizisyonu [1542], Ignacio de Loyola’nın ka-tolik eğitiminin dünya çapındaki merkezi o-lan Roma Collegium’unu kurması [1551J, karşı reform kiliselerinin vaiz için yapılmış ilk örneği olan Gesu). Kısa süre sonra barok sanatı Bernini’nin mimarlığı ve heykelciliği sayesinde büyük başarı kazandı.

Ama her şeyden önce bir hükümdarlık ve yönetim şehri olarak kalan Roma’da yabancılar, klasik çağda, havarilerin mezarlarını ziyaret etmek için olduğu kadar, İlkçağ ve rönesans eserlerini görmek ve incelemek a-macıyle de kalıyorlardı. İsveçli Kristina hayatının son günlerini burada geçirdi ve zengin kütüphanesini papaya bıraktı. Ardından, çeşitli milletler, şehirde birer resim ve heykel akademisi kurdular. Müzik ve tiyatro da büyük ölçüde gelişti. XVIII. yy. sonunda nüfusu 100 000’i aşan Roma, milletlerarası bir şehir haline gelmişti.

Fransız devrimi, Papalık mutlakıyetçiliğine büyük bir darbe indirdi. Fransız birliklerinin İtalya’ya girmesi, Roma’da bir devrime ve Roma cumhuriyetinin ilânına yol açtı (1797-1799). Papayı Fransa’da esir olarak a-lıkoyan Napolyon, Roma için özel bir yasa kabul etti (Viyana Senatosu kararı, 17 mayıs 1809) ve imparatorluk şehri hür Roma, Fransa imparatorluğunun ikinci başkenti haline geldi, veliaht prense «Roma kralı» unvanı verildi. Tevere idare bölgesinin valisi Tournon ve mimar Valadier şehir için bir nazım plan düzenlediler, öngördüğü inşaatlardan yalnız Pincio ile piazza del Popolo’nıın »ncvdMm’i aerccklestirif meşine rağmen bu plan roma şehirciliğine bugüne kadar yön verdi.
Napolyon’un devrilmesinden sonra şehre dönen papa, çağ dışı bir mutlakıyet yönetimi kurdu, ama bu yönetim 1848 Devrimiyle ortadan kalktı. 1849’da, Roma’yı Risorgimento İtalya’sına katan yeni bir Roma cumhuriyeti kuruldu. Böylece, ortaya bir Roma meselesi çıkmış oluyordu: başkentinin kendisine ait olmasını isteyen milletin içinde Papalığın merkezi Roma’nm yeri ne olacaktı? Napoléon IH’ün askerleri tarafından bir şekilde italya krallığı

hızla değişti. Roma, demiryoluyle İtalya’nın her tarafına bağlanınca, şehre ülkenin her yanından birçok göçmen gelmeğe başladı. Ama limanı bulunmayan ve kıraç bir bölgede yer alan şehir, Sezarlar ve papalar zamanında olduğu gibi, İdarî başkent olmaktan öteye gitmedi.
Birinci Dünya savaşı ertesinde, faşist darbe ancak Mussolini’nin «Roma’ya yürüyüş»-ünden sonra gerçekleşti (28 – 29 ekim 1922). Mussolini Roma’yı, dünyada parlak geçmişine yakışır bir rol oynayacak olan gençleşmiş İtalya’nın kalbi haline getirmek istiyordu (İlkçağın başlıca anıtlarını ortaya çıkarttı ve tamir ettirdi). 1929’da Pius XI ile yaptığı Laterano anlaşmaları Roma meselesine bir çözüm getirdi: Vatikan ve Laterano ayrı olmalarına rağmen, Vatikan sitesi (44 ha) adlı hükümran bir devlet haline getirildi; devletin başkanı olan papa Roma’yı İtalya’nın başkenti olarak tanıdı. Faşizm, İtalya’nın birleştirilmesini tamamlamak amacıyle ülkenin İdarî kuruluşlarını Roma’da toplayarak şehir nüfusunun durmadan artmasına yol açtı. 1943’te İtalya’ya çıkan müttefik ordularının hedefi Roma idi. Ama, alman işgalinden ancak 4 haziran 1944’te ve Gustav hattının çökmesinden sonra kurtarılabildi. (Bk. İTALYA SEFEfti.) Roma birçok milletlerarası kuruluşun merkezi oldu; Ortak pazarın kurulmasına yol açan antlaşma 1957’de burada imzalandı. 1962-1963’te İkinci Vatikan konsilinin Roma’da toplanması şehrin dinî başkent olarak da öneminin devam ettiğini ortaya koyar.

Advertisement

Yorum yazın