Roman Sanatı – Roman Mimarisi

Roman sanatı X. yy. sonuyle XII. yy. arası sanat ürünlerinin tümünü belirtir. 1818’lerde normandiyah iki arkeolog tarafından kullanılan «roman» deyimi, ünlü Abécédaire dArchéologie (Arkeolojinin abc’si) [1850-1862] yazarı Arcis-se de Caumont sayesinde yerleşti. «Roman» terimi, bu sanatın kısmen, hıristiyanlaşmış pagan roma imparatorluğu sanatından çıkmış olmasına dikkati çeker. Aynı zamanda da roman sanatının Papalık Roması’na bağlı batılı latin ülkelerini kapsadığını belirtir. Böylece roman sanatı, kendisine çok şeyler borçlu olduğu bizans sanatından farklılaşır. Tarih bakımından, roman sanatı, IV. yy.lardan beri süreglen ve hıristi-yanların bazı dinî yapıları kendi âyin usullerine göre inşa etmelerini sağlayan barış döneminin deneylerine dayanır. Bu deneyler henüz heı keşçe kabul edilen terimlerle ifade edilememektedir. Başlangıçta ilkel hı-ristiyan veya hıristiyanlıköncesi sanat göze çarpıyordu. Daha sonra, Fransa’daki ifadesi ile, merovenj ve karolenj sanatları söz konusu oldu. Ama bu konuda, genellikle kabul edilmiş olduğu için, «roman-öncesi sanatı»’ terimini kullanmak daha doğru olur. 1930’lara doğru, katalan arkeologu Puig y Cadafalch, Akdeniz havzasının batısından Orta Avrupa’nın güney sınırlarına kadar yayılan bir «ilk roman sanatından söz etti. Ama Loire ülkelerinde ve başka bölgelerde de bir «ilk roman sanatı»na rastlanır.

Roman sanatı X. yy. sonuyle XII. yy. arası sanat ürünlerinin tümünü belirtir. 1818’lerde normandiyah iki arkeolog tarafından kullanılan «roman» deyimi, ünlü Abécédaire d*Archéologie (Arkeolojinin abc’si) [1850-1862] yazarı Arcis-se de Caumont sayesinde yerleşti. «Roman» terimi, bu sanatın kısmen, hıristiyanlaşmış pagan roma imparatorluğu sanatından çıkmış olmasına dikkati çeker. Aynı zamanda da roman sanatının Papalık Roması’na bağlı batılı latin ülkelerini kapsadığını belirtir. Böylece roman sanatı, kendisine çok şeyler borçlu olduğu bizans sanatından farklılaşır. Tarih bakımından, roman sanatı, IV. yy.lardan beri süreglen ve hıristi-yanların bazı dinî yapıları kendi âyin usullerine göre inşa etmelerini sağlayan barış döneminin deneylerine dayanır. Bu deneyler henüz heı keşçe kabul edilen terimlerle ifade edilememektedir. Başlangıçta ilkel hı-ristiyan veya hıristiyanlıköncesi sanat göze çarpıyordu. Daha sonra, Fransa’daki ifadesi ile, merovenj ve karolenj sanatları söz konusu oldu. Ama bu konuda, genellikle kabul edilmiş olduğu için, «roman-öncesi sanatı»’ terimini kullanmak daha doğru olur. 1930’lara doğru, katalan arkeologu Puig y Cadafalch, Akdeniz havzasının batısından Orta Avrupa’nın güney sınırlarına kadar yayılan bir «ilk roman sanatından söz etti. Ama Loire ülkelerinde ve başka bölgelerde de bir «ilk roman sanatı»na rastlanır.

• Mimarî. Roman mimarîsi, estetik alanında göz kamaştırıcı etkileri olan bir dizi şaşırtıcı teknik buluşa dayanır. Roma, Lom-bardia ve Galya’daki önhıristiyan ve ro-manöncesi yapı kalıntılarına ve tasvirlere göre değerlendirdiğimizde, önceki yüzyıllar yapı ustalarının ihtişam ve güzel malze-‘ me zevkini kaybetmedikleri görülür. İskandinav, macar ve emevî istilâları (IX. ve X. yy.) ile pek çok yapının yakılıp yıkılması üzerine, bu ustaların izleyicileri, Ot-to hanedanının (X. yy.da Almanya’da imparator sülâlesi devri), kralların, prens ve feodallerle din adamlarının da yardımıyle çeşitli teşebbüslere giriştiler ve bu yapıları yeniden inşa etmekle görevlendirildiler. Kilise teşkilâtının köylere yayılması, mimarî ve süsleme bakımından en büyük yapılarla kıyaslanabilecek binlerce köy kilisesinin yapılmasına yol açtı.

Yangın korkusu, biçim araştırmaları, akustik endişesiyle kilise içlerinde ahşabın yerini taş tonoz aldı; İran ve mezopotamya mirasından etkilenen bizans ve roma geleneğinin uygulanması bu değişiklikte büyük bir rol oynadı. Yarım daire veya kırık beşik tonozlar, esas şahın, yan sahın-lar, transeptum kolu gibi uzun hacimlerde boylamasına kullanıldı; tek veya yan yana kare bölmelerde ise çapraz tonozdan yararlanıldı. Duvardan tonoza geçiş elemanı ise absidleıe veya absidciklere oturtuldu; tromp ve pandantiflere oturan kubbeler transeptum (esas şahına dik sahm) karesini veya çan kulesinin alt katını örttü; art arda sıralanmalarına ise, Akitan-ya’daki bir grup kilisede rastlanır. Ro-manöncesi kilselerin sütun ve filayakları, taş tonoz ve onları çevreleyen kemerleri taşımakta yetersiz kalınca bu elemanların yerini, kare, haçvarî, çokgen veya dairesel; bazen de yalancı kolonlarla süslenmiş karmaşık filayakları aldı. Tonozların itki gücü ya dikdörtgen planlı ya da tek ve demet şeklinde birleşmiş sütunlardan oluşan güçlü payandalarla karşılandı. Yapının aydınlatılması için, yan sahm çatılarının üzerinden esas şahına ışık sağlayan açıklıklar yapıldı; ancak esas şahının taş tonozla örtülmesi çökme tehlikesini doğurunca (payanda kemer henüz bulunmamıştı) ahşap çatı şart oldu. Bir başka çözüm yolu ise, iç mekânı dolaysız ışıktan yoksun bırakma pahasına, esas sahm tonozunu yan sahmların tonozlarına taşıtmaktı. Çan kulelerinin yaygınlaşması üzerine kilise, daha önceki mimarî üslûplarda yeri olmayan özel kulelerle donatıldı; kare, sekizgen ve bazen dairesel planlı, bazen konik veya piramit şeklinde sivri külâhlarla biten çan kuleleri, kâh transeptum karesinin üzerinde, kâh esas şahının yanıbaşında, cephe köşelerinde veya kapı saçaklarının üzerinde yükseldi, imparatorluk dönemi roma sanatı, bazen tuğla ve diğer dekoratif birleşimlerle, küçük taş örgüsünün kullanılmasını gerektirdi; fakat taş yontucuları, kısa bir sürede, daha büyük taşlarla duvar örme tekniğini buldular. Bu inşaat metotları çeşitli plan tiplerine uygulandı. Daha X. yy.dan itibaren, başpapazlık ve piskoposluk kiliselerinde ışınsal şapelli (bir merkeze yönelen küçük şapeller) çevre koridoru benimsendi; bu uygulama, genellikle sunaklı, çevresinde âyin yapılan kutsal kalıntıları barındıran bir yeraltı kilise mezarlığının varlığına bağlıdır. Transeptum’un çok genelleşmesiyle plan bir latin haçı şeklini aldı; buna rağmen Cluny başpapazlığı kilisesinin iki transeptum’u varken Poiti-ers’deki Notre-Dame la Grande’ın hiç transeptum’u yoktur. Tek sahınlı kilise kavramı çok sahınlı kilise ile rekabetteydi. Bazıları Kudüs’teki Saint-Sépulcre kilisesinden türemiş olan birçok dairesel kilise de yapılmıştır; bir başka grup ise çokgen ve hattâ üçgen (msl. Roussillon’daki Planés gibi) planlıdır. Genellikle temel koro kısmı, çan kuleleri ve kuleciklerle çevrele-nirdi ve Kuzeydoğu Fransa, Ren bölgesi ve Orta Avrupa’nın pek çok kilisesinde transeptum ve koro, temel bölümün karşısında yer alıyordu. Alt kısmı saçak şeklinde biçimlenen çan kuleleri ve iki kuleli cephe fikri, bu anıtsal biçimlenişin gelişmesinden ortaya çıktı. İç yükseklik, bütün ölçülere varmadan, üç-dört katlı bir düzene ulaştı: kemer dizisi, tribünler, tekrar kemer dizisi ve pencereler. Pencere boşluklarının mihrap, yan sahınlar, esas sahm ve cepheye ustalıkla yeleştirilmesi, binaya bol ışık sağladı. Heykeltıraşlık süslemeleri özellikle sütun vc filayağı başlıklarında yer aldı. Dış görünüş mimarî değerlerle dekoratif değerleri kaynaştırıyordu; kütlelerin, ab-sid ve absdiciklerin dağılışı, ışınsal şapelli ve kat kat çatılı çevre koridoru, esas şahına dikey olarak yerleşen transeptum ekseni, çan kulelerinin düşey fışkırması, cephedeki üçgen duvarlar ve kulecikler, tümüyle iç hacimlerdeki düzen ve oranların dışa yansımasını sağlıyordu. Süslemeler pencere ve kapı çerçeveleri, büyük ve süslü kapı üzerleri, bazen bütün mihrap ve cephe, çan kulelerinin boşluk ve bedenleri, kornişleri taşıyan pervaz destekleri üzerinde yer alıyordu.
• Heykelcilik. Anıtsal heykelcilik en verimli şeklini roman sanatında buldu. Süsleme elemanları alabildiğine çeşitlendi: geometrik şekil (dama tahtası, silindir, kırık çizgi, dairesel veya ışınsal süsleme), el sanatlarının taklidi (örgü, burma, sepet, iç içe geçmiş süslemeler), bitkisel süsleme (yapraklar, kıvrıkdal, gonca ve açılmış çiçekler), hayvanlar (kuşlar, egzotik hayvanlar), Klasik ilkçağ veya Doğu’dan gelme canavar suretleri (kentauroslar, sfenksler, denizkızları, mitoloji canavarları, deniz perileri). Heykeltıraşlar insan biçimini, oranlarını, hacmini ve hareketlerini yeniden kavradılar; kumaşların yumuşaklığı yapma-cıklığa varan bir ustalıkla verildi. «Âdem ile Havva, Mahşer G’ünü» gibi bazı kutsal konular insan vücudunun çıplak tasvirini gerektirdi.

insan veya hayvan bedenini kemer taşına, kapı üzerindeki üçgen alınlığa veya bir kolon gövdesine uygulamak gibi mimarî zo-runluklar, biçim değişikliklerinin gerçekleştirilmesini gerekli kıldı. Orijinal biçim isteğe göre kısaltıldı, uzatıldı veya büküldü ve kıvrıldı. İncil, kutsal yazılar, Apo-kalypsis, azizlerin hayatları, ölümleri, kimi yüce (İsa ve Meryemana), kimi daha yakın ve günlük (aziz destanları gibi) bitmez tükenmez konu kaynakları oldu. Bu konuların yanı sıra heykeltıraşlar çağdaş hayatı bütün çeşitliliği içinde (yılın ayları boyunca yapılan çalışmalar, el sanatları, avlar, savaş, müzik, dans ve aşk) yorumladılar; en ince sembolizmi, en kesin anlatımı veya en kaba gerçekçiliği, en sınırsız yaratıcı verimliliği aynı zamanda gerçekleştirdiler.

• Resim ve vitray, süsleme sanatları. Altının kullanılması ve parlak renkler birçok heykele canlılık kazandırdı. Aynı hamle resim, vitray ve süsleme sanatlarında da görülür. Mozaik sanatı tekelini Bizans, Venedik ve Sicilya’ya bırakan, batı roman sanatı, tonoz ve duvarların geniş alanlarını bütünüyle resme ayırdı.
Paralel şeritlere bölünmüş açık renk veya koyu mavi, gri zeminler üzerine aşıbo-yası sarısı ve kırmızısı, beyaz ve yeşil gibi yalın ve sade tonlar kullanıldı. Resimde de heykeltıraşçılıkta işlenen konular ele alındı. Vitray sanatı İncil kahramanlarının ve olaylarının büyük boyda tasvirine yöneldi: «Çarmıha Gerilme, Uruç, Meryem ile İsa» gibi. Ama İsa’nın hayatı ve azizlerin efsanelerinin resmedilmesi v.b., küçük boy cam işlerinin canlanmasına doğru gelişimi hızlandırdı. Roman devrinin tezhip sanatı Karolenj devrininkiyle ilişki kurdu. Minyatürcülerin parşömen üzerindeki yaratıcılığı, heykeltıraşların taş üzerindeki yaratıcılığından çok daha hürce ve sınır tanımadan dile geldi. Kutsal kalıntılara tapma geleneği, tanrı evinin her yanını süsleme isteği ve şatafat merakı sayısız sanat eserinin doğmasına yol açtı: haçlar, kutsal kalıntı mahfazaları, dinî tören vazoları, sandukalar, ciltler, fildişi işleri, duvar kaplamaları, gergef işleri, bronz kapılar, vaftiz kurnaları.

• Çığırlar. Batı latin dünyasında roman sanatı, kullanılan malzemeye ve bölgesel geleneklere göre çok değişik biçimlere girdi. Provence’ta ve değişik vadisinde roman sanatı, mimarlık, süsleme ve heykelde Klasik İlkçağın damgasını taşır (Saint-Gil-les-du Gard, Arles ve Vienne). Bourgog-ne’da ise birçok merkez çevresinde toplanmıştır: Dijon (Saint-Bénigne rotundası), Tournus, Cluny, Vézelay; heykelcilik (Autun, Vézelay), sivil mimarî (Cluny evleri) ve manastır mimarîsi (Fontenay) üstün bir seviyeye ulaşmıştır. Le Roussillon (Saint-Michel de-Cuxa) Ispanyol Katalonyası ile (Ripoll) aynı özellikleri taşır. Languedoc ve Gaskonya’da hac yolları üstüne yapılan kilise örnekleri (Toulouse’da Saint-Sernin), manastır (Moissac) ve kilise-altı mezarları (Hagetmau) ile sivil mimarî (Saint-Anto-nin) örnekleri görülür. Saint-Plancard’da duvar resimleri vardır. Apokalypsis’in en güzel elyazmalarından biri, Saint-Sever’de-dir. Massif Central’m kıyısında pandantiflerin taşıdığı kubbeli büyük kiliseler sıralanır (Cahors, Périgueux, Souillac). Saint-Savin, duvar resimleriyle ünlü tapınaklardan biridir. Poitiers katedralindeki (1175) Çarmıha Gerilme vitrayı eşsiz bir eserdir. Granit, arkoz ve kumtaşı, Limousin’de (Le Dorat) ve Auvergne’deki (Clermont’da Not-re-Dame-du-Port, issoire, Saint-Nectaire) ve Velay’daki (Le Puy) roman sanatına, ara sıra volkanik malzemelerle takviye edilerek, daha ciddî bir görünüş getirmiştir. Limousin’deki Solignac kubbeli kilisesi, Auvergne’deki tribünlü kiliseler ve Conques’-ta Sainte-Fcy kilisesi kusursuz mimarî başarılardır. Conques’taki alınlık tablası büyük heykel sanatının bir örneğidir; islâm sanatının etkisi çok dilimli anıtsal kapılarda görülür. Limoges’daki Saint-Martial, roman tezhip sanalının yurdudur. Limousin mine oymaları, Conques kuyumculuk işleri, Auvergne Meryemana heykelcikleri ve kutsal kalıntı heykelleri, roman sanatının şatafatını ve renk anlayışını yansıtır. Başlangıçta, ünlü başpapazlıkların (Saint-Benoit sur Loire, Tours’da Saint-Martin, Vendö-me’da La Trinité, Angers’de Saint-Aubin) kurulduğu Loire ülkesinde, ince işlemeli sütun başlıklı (Saint-Benoit sur Loire) ve parlak vitraylı (Angeıs, Le Mans) geniş koro yerleriyle beyaz taştan büyük kiliseler yapılmıştı. Duvar resminin seçme eserleri (Montoire-sur-le-Loire) ve çok büyük, kare planlı ürkütücü kule burçları (Beaugency, Loches) bu bölgededir. Touraine bölgesinin etkisi, Bretagne bölgesine kadar yayılır (Sa-int-Gildas-de-Rhuis, Loctudy), Jumièges, Boscherville’de Saint-Georges ve Caen manastırları, roman Normandiya’sının en ünlü eserleridir. Falaise ve Nogent-le-Rotrou’-daki kare planlı burçlar Touraine’dekilere benzer. Sen nehrinden Escaut’ya ve Ren’e kadar olan bölgelerde Île-de-France, Picardie, Champagne ve Lorraine’de roman sanatı zenginliklerine sık sık rastlanır. Tribünlü kilise biçimleri (Montiers-en-Der, Re-ims’de Saint-Rémy) ve iki kuleli cepheler (Marmoutier [Bas-Rhin]) sık sık görülür. Saint-Bertin, Arras’taki Saint-Vaast ve Sa-int-Amand manastırlarında en güzel tezhip-li elyazmaları yer alır.

Roman italyası’nda değişik durumlar ve özellikler görülür: Como’da Sant’Abbon-dio’da çiçek ve yaprak süslemesi, Sant-Ambrogio’da (Milano) nervürlü tonoz denemeleri, PaYİa ve Modena’da ince işlenmiş cepheler, Pomposa’da kiliseden ayrı yapılmış çan kuleleri; Pisa, San Miniato’-da (Floransa) malzemelerin gösterişliliği, Monreale’da manastır yapıcılığındaki incelikler, Pisa’da ve Verona’daki bronz kapılarda metal işleme sanatındaki ustalıklar.

Pireneler’in ardında Saint-Semin’in (Toulouse) şahane bir benzeri Santiago de Com-postele’da görülür. Endülüs Emevîlerinin geri çekilmesiyle güneye yayılan İspanya ve Portekiz’in roman sanatında, fransız etkisinin yanı sıra (Fromista, Coimbra), heykelde (Leon, San Cugat des Valles, Avila, Soria), duvar resminde (Katalonya), İncil ve Apokalypsis tezhiplerinde iyice beliren orijinal bir özellik göze çarpar. Ingiltere’de, norman istilâsı (1066) zaten çok gelişkin olan ada sanatına bir yenilik getirmiştir. Burada söz konusu olan, büyük piskoposluk yapıları, manastırlar (Saint Albans, Canterbury, Winchester, Durham) ve askerî yapılardır (Norwich, Londra kulesi). Tezhip sanatında süslemeye aşırı bir düşkünlük görülür (Winchester). Jüra dağlarının ötesinde, Escaut kıyılarındaki Tour-nai katedrali, çan kulelerinin sayısı ve yüksekliğiyle dikkati çeker. Meuse ve Ren nehirlerinin ötesinde, Otto imparatorluğu devrinde, manastır (Köln, Maria Laach) ve piskoposluk (Speyer, Worms, Trier, Mainz) mimarlığı, mimarî hacimlerin (çift koro yeri, çift transeptum, birçok çan kulesi, katlı galeriler, tribünler) süslemelerden daha ağır bastığı büyük eserler meydana getirmiştir. Metal işleme teknikleri (koro eşyası, kutsal kalıntıların saklandığı mahfazalar, Hil-desheim’m bronz kapıları), duvar resimleri (Konstanz gölü bölgesi), dokuma ve tezhip sanatları (Trier, Köln, Fulda, Reiche-nau) şatafata olan genel eğilimi açıklıkla gösterir. Roman sanatının hâkimiyeti, kuzey ülkelerinden (Danimarka’nın duvar resimleri, Norveç’in ahşap kiliseleri) tuna ülkelerine (Gurk’ta Avusturya katedrali), Köln’e (Gniezno’da bronz kapılar, Tum kilisesi) kadar bizans dünyasının sınırlarına yayılır.

Advertisement

Yorum yazın